Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç önderliğinde kurulan Köy Enstitüleri, köylerde yaşayan çocukların yetiştirilerek öğretmen olmalarını amaçlıyordu.

         Köy Enstitüleri’nde eğitim alarak yetişen öğretmenler gittikleri köylerde köy ağaları ile anlaşmazlıklar yaşıyordu. Demokrat Parti iktidarı döneminde de komünizmi yaydığı gerekçesiyle yoğun eleştirilerle karşılaşan Köy Enstitüleri 1954’de çıkarılan 6234 sayılı yasayla kapatıldı.

“Cumhuriyet’in eserleri içinde en kıymetlisi, en sevgilisi”
KÖY ENSTİTÜLERİ KURULALI 74, KAPANALI 60 YIL OLDU
 
“Sürer, eker, biçeriz güvenip ötesine
 Milletin her kazancı milletin kesesine
 Toplandık baş çiftçinin, Atatürk’ün sesine
 Toprakla savaş için ziraat cephesine
 
Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz
 Biz yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz...”
 
Köy Enstitüleri Marşı’ndan (Söz: Behçet Kemal Çağlar/ Beste: Ahmet Adnan Saygun)
      İsmet İnönü’nün “Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlisi, en sevgilisi...” saydığı Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940’ta kuruldu. Amacı, okuma yazma oranı yüzde beş bile olmayan genç Cumhuriyet’e öğretmen yetiştirmekti. Halkın büyük bir çoğunluğunun yaşadığı köylerin çok azında öğretmen bulunuyordu. Sayıları zaten çok az olan öğretmenler ise köylerde çalışmayı istemiyordu. Enstitüler köy çocuklarını, köylerde öğretmenlik yapmaları için eğitti.

      Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy Enstitülerinden 1.308 kadın ve 15.943 erkek olmak üzere 17.251 köy öğretmeni yetişti.
 Enstitüler, ülke koşullarına ve gereksinimlerine uygun programları, yaparak yaşayarak öğrenme ilkesini uygulamış olmaları, eğitimde fırsat eşitliğini sağlamaya yönelik felsefesi ve eğitim kurumlarında demokratik yönetimi yaşama geçirmiş olmalarıyla bugün için de örnek niteliği taşıyor.
         Köy Enstitüleri’nin kurucuları Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’i, dönemin İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u; Enstitülerden yetişmiş Fakir Baykurt, Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Pakize Türkoğlu, Mahmut Makal’ı ve bütün aydınlık Cumhuriyet öğretmenlerini sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz.

      15 soruda Köy Enstitüleri

             17 Nisan 1940’ta TBMM’nde Köy Enstitüleri Yasası kabul edildi. Kuruluşlarının 74. yılında Enstitüleri anma toplantıları düzenleniyor. Bu vesile ile Köy Enstitüleri hakkında bildiğim gerçekleri 15 soruda özetlemek isterim.

 1) NEDEN AÇILDILAR

            Köy Enstitüleri, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un 1939’da yayımlanan “Canlandırılacak Köy” adlı kitabında belirttiği gerekçelerle, kapalı bir ekonomi ve toplum hayatı yaşayan Türk köyüne kapitalist ilişkileri ve buna bağlı olarak da Kemalist ideolojiyi, köyden yetişmiş aydınlar yoluyla sokmak amacıyla açıldılar. 1940 istatistiklerine göre nüfusun yüzde 75’i köylerde yaşıyordu ve köyde öğrenim çağındaki çocukların ancak yüzde 25’i öğrenim imkânına sahipti. Mevcut öğretmen yetiştirme sistemiyle köye ulaşmak ve köyün çehresini değiştirmek mümkün değildi.

 2)ENSTİTÜLERİN DİĞER EĞİTİM KURUMLARINDAN FARKI NEYDİ?

         Türkiye’de Fransız eğitim sisteminden aktarılma bir eğitim anlayışı vardı. Bu sistem kentli burjuva toplumun ihtiyaçlarını göz önünde bulunduruyordu. Mevcut sistem, bilgi sahibi insan yetiştirmeye hizmet ediyordu. Bununla feodalizm yıkılamaz ve köy nüfusu kapitalizme açılamazdı. Enstitü öğrencisi hem bilgili hem de üretici olacaktı.

 3)KÖY ENSTİTÜLERİ DEVRİMCİ KURUMLAR MIYDI

           1940’ta Türkiye’de devrimci olan bir cumhurbaşkanı, hükümet veya parlamento yoktu. Kemalist devrim kabuklaşmış ve halkın sırtına bir yük haline gelmişti. Enstitülerin sistemin aleyhine çalışarak işçi ve köylülerin bürokratik-kapitalist bir iktidarı yıkması, yerine bir halk iktidarı kurulması amacıyla var edildiğini söylemek zaten mümkün değildir. Enstitülerle, 1940’a kadar ülkede yerleştirilmeye çalışılan siyasi ve sosyal düzeni köye de taşımak isteniyordu. 17 Nisan 1940’ta Meclis görüşmelerinde yasaya tek bir muhalif oy bile çıkmaması, sistemin ondan beklentilerine kanıttır. O dönemde ülkede özgür tartışma, gerçek bir parlamenter hayat yoktu. Bütün yasalar hükümetten geldiği gibi oy birliğe ile geçerdi.

 4)ENSTİTÜLER, GEREK EĞİTİMDE, GEREK SİYASİ HAYATIMIZDA NEDEN UNUTULMAZ BİR İZ BIRAKTI?

         Enstitüler, köyün eğitilmesi konusunda özgün bir buluştu. Türkiye’nin koşullarını hesaba katmıştı. Yalnızca bu durum eğitimcilerin ona ilgi duymasını haklı kılar. Fakat daha önemlisi, enstitü çevresi halkçı bir iklim sundu ve burada sosyalist görüşler filizlenmeye başladı. Şöyle de söylemek yanlış olmaz: “Enstitüler, sistemden kaçırılmış kurumlardır!” Fakat hiçbir sistem, kendi aleyhine işlenecek bir uzvuna izin vermez. Dönemin iktidarı bu kaçağı çok geçmeden fark etti ve onu yola getirdi. İz bırakan, unutulmayan sistem değil, bu “kaçak”tır.

 5)ENSTİTÜLERDE HALKÇILIK NASIL FİLİZLENDİ?

       1940’ta Türkiye’de halkçılığı baskı altına almış siyasi bir tek parti yönetimi vardı. Fakat Türkiye büyük bir ülkedir. 1920’li yılların solculuğu bastırılalı henüz 15-20 yıl geçmişti. Her an sola açılacak aydınlar mevcuttu ve bunlar CHP ve devlet içinde de bulunuyorlardı. İsmail Hakkı Tonguç, onun yardımcısı Ferit Oğuz Bayır, onların seçtiği okul müdürleri, hümanist Hasan Ali Yücel’in koruyucu kanatları altında kendilerine özgü bir alan yarattılar ve burada halka hizmet ruhuyla donanmış öğretmenler yetiştirmeye başladılar. 1940’ların iktidar ideolojisi olan Kemalizminin gerek halk için, gerek aydınlar ve gençlik için bir çekiciliği kalmamıştı. O tarihlerde ülkede iki akım alttan alta aydınları etkiliyordu: Turancılık ve sosyalizm. Bazı yüksek öğrenim kurumlarında Turancılık, enstitülerde ise sosyalizm uç verdi. Fakir Baykurt’un anılarında (Köy Enstitülü Delikanlı) bu durum açıkça anlatılmaktadır.

 6)KÖY ENSTİTÜLERİ NİÇİN KAPATILDI?

      Yönetim, kısa zamanda Enstitülerin onlar için çizilmiş sınırlar dışına taşmakta, yani “elden çıkmakta” olduğunu görerek, Tonguç başta olmak üzere yöneticilerini değiştirdi. Köy kalkınması için düşünülen programlar da artık serbest piyasaya teslim edildiğinden enstitüler gereksiz hale getirildi, 1954’te adları da değiştirilerek klasik birer öğretmen okulu yapıldılar.

 7)ENSTİTÜLER AMACINA ULAŞTI MI?

      Enstitüler, köyleri tanıyan, eli kalem tutan, görevlerine bağlı bir öğretmen kuşağı yetiştirdi ancak onların köyün siyasi, ekonomik ve sosyal hayatını değiştirmeleri mümkün değildi. Eğitim seferberliği; toprak reformu ve sanayileşme ile bütünleşemedi. Bütün enstitü kadroları bir araya gelseydi bir liman ve 100 km. asfalt karayolu yapamazlardı. Bu işi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ülkeye girecek olan yabancı sermaye ve teknoloji başaracaktı. Bu kalkınma hareketi, ne yazık ki ülkeyi dışarıya bağımlı hale de getirdi.

 8)KÖYLÜLER KÖY ENSTİTÜLERİNE SAHİP ÇIKTI MI?

       Köy kalkınmasını, köyün canlanmasını sağlamak için kurulan enstitüler kapatılırken köylüler bu kurumlara sahip çıkamadılar. Zaten köylüler devlet tarafından pasif durumda tutuluyordu. Hiçbir örgütleri yoktu. Gençlere ise ancak Tan gazetesini tahrip edecekler ise izin veriliyordu! Köylüler tek parti döneminde yaşanan yoksulluk ve baskıdan kurtulma isteğindeydiler. Kendilerini 1950’den sonra daha iyi hissettiler. Hem çarıktan kara lastiğe geçebildiler, hem de istedikleri partiye oy vermeye başladılar. Bu arada köy enstitüleri de kim vurduya gitti. .

 9)ENSTİTÜLERİ AĞALAR VEYA AMERİKA MI KAPATTIRDI?

      Her ikisi de doğru değildir. Bunlar, kabahati İnönü’nün üzerinden savuşturmak için üretilmiş komplo teorisidir. Açılmaları da kapatılmaları da Türkiye’nin kendi iç siyasi gelişmeler nedeniyledir. Ağaların enstitülerin açılmalarına bir itirazları olmamıştı. Siyasi nüfuzları da enstitüleri kapattıracak ölçekte değildi. Amerikalı John Dewey, enstitü tipi eğitimi öğütlemişti. Enstitülerin sonu Amerika Türkiye’ye girmeden daha 1946’da görünmüştü. UNESCO, bir kalkınma modeli olarak enstitü tipi kurumları az gelişmiş ülkelere önermiştir. Fakat artık bunlar halkçı kurumlar değil, kırsalı kapitalizme açan bir çeşit tarım okulu olacaktı.
 
10)ENSTİTÜLERİN YETİŞTİRDİĞİ ÖĞRETMEN TİPOLOJİSİ NASILDIR?

         Enstitüler, ortalama olarak Atatürkçü ve Halk Partili öğretmen yetiştirdi. İçlerinde sosyalist olanlar pek azdı ve bunların bir kısmı da 1960’dan sonraki ortamda sosyalist oldular. Bir enstitü mezununun en son yayımlanan anı kitabındaki şu satırlar, ortalama enstitü çıkışlının görüşlerine örnek sayılabilir: “İleriki yıllarda da epey gözlemledim. Halk böyle istiyor, halkın dediği olur türü siyasetler yapıldı. Halka çok ödünler verildi. Genç cumhuriyetin ilkeleri çiğnendi. Hiçbir devrim halka danışılarak yapılmaz. Halkın gelişmesine yönelik devrimi başlangıçta halka anlatamazsınız. Gelenekselleşmiş yapıyı kıramazsınız.” Fakat İsmail Hakkı Tonguç, Ferit Oğuz Bayır ve Fakir Baykurt gibi Enstitücüler olaya böyle bakmıyorlardı.

 11)KÖY ENSTİTÜLERİ YAŞASAYDI KÜRT HAREKETİ DE OLMAZ MIYDI?

      Bu görüş tamamıyla yanlıştır. Bunu savunanlar, enstitüler yaşasaydı Kürt nüfusun asimile edilmiş olacağını, ya da Kürt köyleri de kalkınmış olacağından Kürtlerin düzenden şikâyeti olmayacağını varsayıyorlar. Kürt hareketine, Kürtlerin ister enstitüde, ister lise veya üniversitede okumuş kesimi tarafından önderlik yapılmaktadır ve bu hareket feodal bir hareket de değildir. İster Köy Enstitüsü ister Öğretmen Okulu mezunu olsun, öğretmenler onlarca yıl görev yapsalar bile Kürt köylülerini asimile edemedi.

 12)KEMAL TAHİR VE ATİLLA İLHAN GİBİ SOLCULARIN ENSTİTÜ KARŞITLIĞINI NASIL YORUMLAMAK GEREKİR?

       Türk edebiyatının bu iki değerli adından Kemal Tahir İttihatçıdır ve Kemalizm’e karşı olduğu için enstitülere de karşı olmuştur. Atilla İlhan ise İnönü döneminde hapsedilip zulüm gördüğü için, o dönemin bir ürünü olan enstitülere karşı olmuştur. Her ikisinin tutumu da duygusaldır ve yanlıştır. Bu olay herkese doğru bir yöntem de sunmaktadır. Tek Parti dönemi siyasi bakımdan kötü ise o dönemde yapılan her işin kötü olmadığı, ya da Köy Enstitülerinin iyi birer kurum olmasının Tek Parti döneminin siyasi yapısının da iyi olduğu yolundaki genellemelerden sakınmak gerekir.

 13)ENSTİTÜLER YENİDEN AÇILABİLİR Mİ?

       Enstitüler, köylük bir ülkenin eğitim ve kalkınma projesi idi. Günümüzde köy nüfusu yüzde 20’lere kadar inmiştir ve köyler şehirlerle bütünleşmiştir. Köye gidecek hizmetleri artık tek bir kişiye yüklemek, onu mecburi hizmetle 20 yıl köyde tutmak, maaşının bir kısmı yerine kendisine toprak ve iş makineleri vermek mümkün değildir. Enstitüler, yaşasalardı bile 1960’lardan sonra işlevlerini yitirirlerdi. Zaten taşımalı eğitimle köy okullarının büyük bir kısmı kapanmıştır. 15-20 öğrencilik köy okullarını açıp bunları tek bir öğretmene teslim etmek de doğru değildir.

 14)ENSTİTÜLERİN MİRASINDAN NASIL YARARLANABİLİRİZ?

      Enstitüler, insanın yaparak yaşayarak öğrenmesi, eğitim programlarının ülke koşullarına uygun olması, okuma çabası, öğretmenlerin birer ülkü sahibi olması, eğitimde fırsat eşitliği, eğitim kurumlarda demokrasi gibi konularda ulusal eğitimde yararlanılacak önemli bir birikim bırakmıştır.

 15)KÖY ENSTİTÜLERİNİ EN İYİ ANLATAN KİTAP HANGİSİDİR?

            Enstitüler hakkında ülkemizde 300’den fazla kitap yayımlandı. Bunların önemli bir bölümü anılardır. Enstitülerle ilgili en derli toplu olanı Kanadalı bir sosyolog olan Fy Kirby’nin (Fay Körbi) 1960 sonrasında yayımlanmış “Türkiye’de Köy Enstitüleri” kitabıdır. Konuya dışarıdan bakabilmesi, enstitüleri Türk eğitim tarihi içinde yerli yerine oturtması, verilerinin sağlam ve analizlerinin güvenilir olması, alan araştırmalarına dayanması, kitabın değerini artırmaktadır.

Köy enstitüleri neden kapatıldı

           Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, 17 Nisan 1940 günü TBMM’nin kürsüsünde 3803 numaralı Köy Enstitüsü yasa tasarısını madde madde anlatıyordu. Sonradan Türk eğitim tarihinde büyük iz bırakacak olan bu kanunun önemi hakkında milletvekillerinin esaslı düşünceleri olmadığı anlaşılıyor. Bunu, yasa maddeleri görüşürken pek az milletvekilinin söz almasından da anlıyoruz. Halil Menteşe, İbrahim Alaaddin Gövsa, Kâzım Nami Duru, Feridun Fikri Düşünsel, Kâzım Karabekir ve Emin Sazak.

               Bingöl milletvekili Feridun Fikri Bey’in bir dileği vardı; Enstitülere yalnız köylerden öğrenci alınması yanlıştı, ilçe merkezi statüsü taşıyan fakat nüfusu binden bile az olan yerler vardı. Buralardan da öğrenci alınabilmeliydi. Bakan Yücel, ilkeyi bozamayacaklarını söyleyerek maddeyi reddettirdi.
              Kurtuluş Savaşı yıllarında Doğu Cephesi Komutanlığı yapmış olan Kâzım Karabekir’in bir kuşkusu vardı; Köylerden alınacak bu çocuklar, gene köyler arasında kurulacak enstitülerde yetiştirilerek şehir kültürüyle temas ettirilmeden köye atanacaklardı. Bu çocuklar birer yarı aydın olarak yetişirler, “başka yerlerden yapılacak telkinlerle” günün birinde karşılarına dikilebilirlerdi. Köylerimizin böyle “Kültür sahasında az görgülü, yarı aydınların nüfuzuna, hatta maddi ve manevi tahakkümüne bırakmayı gelecek için çok tehlikeli” görüyordu. Bakan Yücel, açıklamalar yaparak onun yüreğine su serpmeye çalıştı. “Sosyal bir sınıf doğurması söz konusu olamaz” dedi. “Parti programında da yazıldığı biçimde esasen rejimimiz sınıf ve ayrıcalık kabul etmez” açıklamasını yaptı.

         Enstitü uygulamasından bir sınıf esası, sınıf oluşmasının doğmayacağına tekrar güvence vermek zorunda kaldı.

                Eskişehir’de geniş toprakların sahibi Emin Sazak ise enstitülere yalnız köy çocuklarının alınmasını savundu. Onun derdi başkaydı; Eskişehir köylerinde görev yapan bazı öğretmenlerden örnekler verdi. Bunlar şehirden gelmişlerdi ve köyün ahlakını bozuyorlardı. Köy eğitimi şehirlilere bırakılamazdı…

               Esasında bu tartışmaların yasa maddeleri hakkında caydırıcı bir rolü de olmazdı. Projeyi hazırlayan İsmail Hakkı Tonguç, en güvendiği eğitimcileri Ankara’ya çağırmış, onları enstitülerin kurulacağı yerlere çoktan müdür olarak göndermişti…

                Enstitülerdeki hummalı faaliyet ilk yıllarda hemen herkesin takdirini topladı. Ankara’ya gelen yabancılar Hasanoğlan’a da götürülerek enstitü gösterildi. Ahmet Emin Yalman hem okullarında, hem de mezunlarını işbaşında gözleyerek 1944’te çok anlamlı bir kitap yazdı: “Yarının Türkiyesi’ne Seyahat.” Herkes memnundu. Bozkır şenleniyordu. Fakat iş bu kadarla kalsa iyiydi.

            Enstitüler, çok geçmeden komünist yetiştirdiği gerekçesiyle hücuma uğramaya başladı. Enstitü öğrencilerinin okuduğu kitaplar, yazdıkları yazılar, oynadıkları piyesler göze battı. Meclis Başkanı olan Kâzım Karabekir, Hasanoğlan’a giderek bu söylentileri yerinde inceledi ve söylenenlere hak verdi. Hasan Ali Yücel, kesin güvenceler verdiği halde enstitülerde bir sınıf bilinci uç vermişti. Demokrat ve halkçı öğretmenler elinde modern bir eğitim alan köy çocuklarının gözleri açılmış, Tonguç’un ifadesiyle köylülerin bir “yük hayvanı gibi” kullanıldığını görmüş ve buna isyan etmeye başlamışlardı.    
 
              Enstitü öğrencilerinden Cesarettin Ateş, Köy Enstitüleri dergisinin ikinci sayısında yayımlanan bir şiirinde şunları yazıyordu:
           “Yüzyıllarca çektin, bitmedi derdin/Gitmedi alnından çamurlaşan ter/Sesin duyulmadı, göğsünü gergin/Yeter artık bugün çektiğin yeter!
         Her sabah yol aldın türkü dilinde/Tırpan omuzunda, orak belinde/Ektin biçtin nasır kaldı elinde/ Yeter eller için ektiğin yeter!
         Yazlar geldi orağını biledin/Biçemedin, bahtım böyledir dedin/Buğday ektin arpa ekmeği yedin/yeter artık arpa yediğin yeter.
          On koyunun çoban oldun peşinde/Baharın da dağda kaldın kışın da/Boyun eğdin daha küçük yaşında/Yeter beyim paşam dediğin yeter!”
 
             Rejim buna tahammül edemezdi. 1946’da Türkiye demokrasiye geçmişti ama demokrasi denildiyse bundan halk sınıflarının muhalefeti anlaşılamazdı! Seçimde burjuvazinin ve toprak ağalarının çeşitli kesimleri birbirleriyle yarışabilirdi ancak… Nitekim çok partili hayata geçilmesinden cesaret alınarak 1946’da iki sosyalist parti kuruldu. Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun “Türkiye Sosyalist Partisi” ile Şefik Hüsnü Değmer’in “Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi” Demokrat Parti’ye, Millî Kalkınma Partisi’ne izin veren hükümet, kısa sürede büyük taraftar toplamaya başlayan iki sosyalist partiyi İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı eliyle kapattı…

          Kâzım Karabekir, ticaret burjuvazinin çıkarlarını savunan bir politikacıydı. Enstitüler yasası Meclis’te görüşülürken köy çocuklarının şehir kültürüyle temas ettirilmesini istemesinin nedeni buydu. Kentler rejimin daha çok etkisi altındaydılar. Onun güçlü bir sınıf algılamasına sahip olduğu anlaşılıyor. Fakat toprak ağası Emin Sazak, enstitülerin ne getireceğini tahmin edememiştir. Eskişehir köylerinde, ağanın emri altında köy öğretmeni görmeyi umut etmiştir.
            Kuruluşunun 74. yılında Enstitülerle ilgili yapılan anma programlarında konuşmacıların çoğu enstitülere solculuk iftirası atıldığını söyleyecekler. Bu alışkanlık, solculuğun, sosyalistliğin, komünistliğin yasak ve sakıncalı olduğu uzun bir geçmişin dilinden kaynaklanıyor. Böylece enstitülerin temize çıkaracağı sanılıyor. Oysa enstitülerin en övülecek yanı budur. (17.4.2014)

            Kaynak: Zeki Sarıhan “50 Yıllık Destan Köy Enstitüleri”, Öğretmen Dünyası, Yıl 11, Sayı 124 (Nisan 1990), s. 5-15.
 
KÖY ENSTİTÜLERİ 74 YAŞINDA.
 EĞER KÖY ENSTİTÜLERİ KAPANMASAYDI:

  Köyden kente göç olmazdı.
  Yoksulluk, hırsızlık gasp olmazdı
  Okumayan çocuk kalmazdı
  Çorak toprak kalmazdı
  Dışarıdan sanayi ürünü almazdık
  Dışarıdan tarım ürünü almazdık.
  Üretim yapmayan fabrika açmazdık
  Özelleştirme yapmazdık
  Terör olmazdı
  Töre cinayetleri olmazdı
  Paralı eğitim olmazdı
 Dershaneler olmazdı
  81 ile öğretmensiz araç gereçsiz üniversite açmazdık.
  Siyasi cinayetler olmazdı hapishaneler dolup taşmazdı
  İMF oyuncağı olmaz ona avuç açmazdık
  AB'ye yalvarmaz, küçük düşmezdik
  Kimse bir karış toprak isteyemezdi
Ve insanların inançlarını kullanan Faşist bir iktidar olmazdı !..
 Bunlar, olmayanların sadece bir kısmı...
 Neler kaybetmişiz neler.Haber Merkezi
 
Editör: Haber Merkezi