Gerçek anlamda iman etmeyen insan, dünya hayatının gerçek olduğunu zanneder, geçici metalar peşinde koşar, nefsinin bencil istek ve tutkularını tatmin için çalışır ama boşa yorulur. Rabbine değil, dünya hayatına yönelir, dünyaya bağlanır, dünya hayatına sevinir. “Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir. (Ra’d Suresi, 26)

Allah'a güvenip dayanmayan bu insan, hayatı boyunca sıkıntı, endişe ve korku içinde yaşar. Gönülden Allah’a yönelmiş ve teslim olmuş bir mümin ise, dünyanın tüm korku ve endişelerinden sıyrılmıştır. Hayatndaki en önemli hedef Allah’ın hoşnutluğudur ve imtihanı gereği yaratılan olaylar karşısında gösterdiği sabır ve tevekkül, onun cennet umudunu artırır. Elbette ki Allah, güzel davranışlarda bulunanlara dünyada ve ahirette güzellik vaad eder:

(Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. Adn cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir. (Nahl Suresi, 30-31)

Dünya hayatındaki imtihanın sırrını kavrayabilmek için, öncelikle, evreni her an kontrolünde tutan eşsiz Yaratıcıyı çok iyi tanımak gerekir. Gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki her şeyi yoktan var eden, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve bütün eksikliklerden münezzeh olan Allah, tüm diğer canlılar gibi insanı da yoktan var etmiş, ona sayısız üstün özellikler vermiştir. Hiçbir insan henüz oluşum aşamasından itibaren, bu özelliklerinden birini dahi kendi başına elde edemez. Allah tarafından vücuduna yerleştirilen işitme, görme, solunum, sindirim, dolaşım gibi bütün kompleks sistemler, insanın hiçbir müdahalesi olmadan çalışır.

Bütün bu nimetlerin karşılığında Rabbimizin bizden istediği ise, Kendisine kulluk etmemiz iken, insanların büyük çoğunluğu, nankörlük eder, Allah’a şükretmez, O'na boyun eğip teslim olmaz, O'nun emir ve yasaklarından yüz çevirir ve sınırlarını korumaz.

Bediüzzaman dünya hayatını, “Şu dar-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dar-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükafat yeri değildir.” (Lem’alar) ifadesiyle tarif eder ve imtihana dikkat çeker.

“Dünya hayatını ahirete göre daha sevimli bulmalarından” (Nahl Suresi, 107) dolayıdır ki, tüm amaçları yalnızca dünyayı ‘doya doya yaşama’ya yönelik olan kimseler, ölümü hiç düşünmez, hiçbir hazırlık yapmazlar. En büyük amaçları, dünyanın geçici metaından olabildiğince yararlanmak, iyi bir hayat kurmak, günlerini kendilerince en güzel şekilde değerlendirmektir.

Oysa genç-yaşlı, zengin-fakir, güçlü-güçsüz her insan -sınırsız büyüklükteki kâinatta bulunan yüz milyarlarca gezegen düşünüldüğünde- dünyada bir nokta kadar bile yer kaplamadığını fark edebilir. Kâinatta bir toz zerresi hükmündedir insan; o ‘ağır gün’ün sorumluluğunu nasıl yüklenecektir?

Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan dünyayı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27).


Gerçek anlamda iman etmeyen insan, dünya hayatının gerçek olduğunu zanneder, geçici metalar peşinde koşar, nefsinin bencil istek ve tutkularını tatmin için çalışır ama boşa yorulur. Rabbine değil, dünya hayatına yönelir, dünyaya bağlanır, dünya hayatına sevinir. “Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir. (Ra’d Suresi, 26)

Allah'a güvenip dayanmayan bu insan, hayatı boyunca sıkıntı, endişe ve korku içinde yaşar. Gönülden Allah’a yönelmiş ve teslim olmuş bir mümin ise, dünyanın tüm korku ve endişelerinden sıyrılmıştır. Hayatndaki en önemli hedef Allah’ın hoşnutluğudur ve imtihanı gereği yaratılan olaylar karşısında gösterdiği sabır ve tevekkül, onun cennet umudunu artırır. Elbette ki Allah, güzel davranışlarda bulunanlara dünyada ve ahirette güzellik vaad eder:(Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. Adn cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir. (Nahl Suresi, 30-31)Dünya hayatındaki imtihanın sırrını kavrayabilmek için, öncelikle, evreni her an kontrolünde tutan eşsiz Yaratıcıyı çok iyi tanımak gerekir. Gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki her şeyi yoktan var eden, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve bütün eksikliklerden münezzeh olan Allah, tüm diğer canlılar gibi insanı da yoktan var etmiş, ona sayısız üstün özellikler vermiştir. Hiçbir insan henüz oluşum aşamasından itibaren, bu özelliklerinden birini dahi kendi başına elde edemez. Allah tarafından vücuduna yerleştirilen işitme, görme, solunum, sindirim, dolaşım gibi bütün kompleks sistemler, insanın hiçbir müdahalesi olmadan çalışır.

Bütün bu nimetlerin karşılığında Rabbimizin bizden istediği ise, Kendisine kulluk etmemiz iken, insanların büyük çoğunluğu, nankörlük eder, Allah’a şükretmez, O'na boyun eğip teslim olmaz, O'nun emir ve yasaklarından yüz çevirir ve sınırlarını korumaz.

Bediüzzaman dünya hayatını, “Şu dar-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dar-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükafat yeri değildir.” (Lem’alar) ifadesiyle tarif eder ve imtihana dikkat çeker.
“Dünya hayatını ahirete göre daha sevimli bulmalarından” (Nahl Suresi, 107) dolayıdır ki, tüm amaçları yalnızca dünyayı ‘doya doya yaşama’ya yönelik olan kimseler, ölümü hiç düşünmez, hiçbir hazırlık yapmazlar. En büyük amaçları, dünyanın geçici metaından olabildiğince yararlanmak, iyi bir hayat kurmak, günlerini kendilerince en güzel şekilde değerlendirmektir.

Oysa genç-yaşlı, zengin-fakir, güçlü-güçsüz her insan -sınırsız büyüklükteki kâinatta bulunan yüz milyarlarca gezegen düşünüldüğünde- dünyada bir nokta kadar bile yer kaplamadığını fark edebilir. Kâinatta bir toz zerresi hükmündedir insan; o ‘ağır gün’ün sorumluluğunu nasıl yüklenecektir?
Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan dünyayı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27).