Durmayı Unutan Bir Dünyada Yaşıyoruz
Eskiden insanlar yolculuk yapardı. Şimdi ise yetişmeye çalışıyorlar. Bir yerlere, bir işlere, bir toplantıya, bir hedefe... Hayatın her alanında görünmez bir yarışın içindeyiz. Sabah alarmıyla başlayan koşuşturma, gece yatağa başımızı koyana kadar devam ediyor.
Teknoloji ilerledikçe zaman kazanacağımız söylendi. Daha hızlı araçlar, daha hızlı internet, daha hızlı iletişim araçları hayatımıza girdi. Ancak garip bir şekilde zamanımız hiç olmadığı kadar azalmış gibi hissediyoruz. Çünkü aslında hızlanan teknoloji değil, beklentilerimiz oldu.
Artık insanlar yürürken bile acele ediyor. Kaldırımda hızlı yürüyenler, trafikte sabırsızlananlar, market sırasına tahammül edemeyenler... Oysa hayatın en güzel anları çoğu zaman acele edilmeyen zamanlarda ortaya çıkar.
Bir çocuğun oyununu izlemek, deniz kenarında sessizce oturmak, yağmuru pencereden seyretmek ya da dostlarla uzun bir sohbet etmek... Bunlar modern dünyanın ölçemediği ama insan ruhunu besleyen değerlerdir.
Belki de günümüz insanının en büyük problemi yorgunluk değil, duramıyor olmasıdır. Çünkü durduğunda kendisiyle baş başa kalacaktır. Düşünmek zorunda kalacaktır. Eksiklerini, hatalarını, özlemlerini fark edecektir.
Bu yüzden sürekli bir meşguliyet üretiyoruz. Telefonlarımız elimizde, ekranlarımız gözümüzün önünde... Sessizlikten kaçıyoruz. Oysa insan bazen sessizliğe ihtiyaç duyar.
Belki de hayat bize daha fazla hız değil, biraz daha yavaşlık öğretmeye çalışıyordur. Çünkü bazı güzellikler yalnızca yavaşlayanlar tarafından fark edilir.
Güneş her gün doğuyor ama kaçımız onu gerçekten izliyoruz? Deniz kıyısında dalgalar her gün aynı şarkıyı söylüyor ama kaçımız onu dinliyoruz?
Hayat, sürekli yetişilecek bir yarış değil; tadına varılacak bir yolculuktur.