Haziranda Ölmek Zor, Adaletsiz Yaşamak Daha Zor

J. Mario Simmel’in romanlarında karakterler, her şeyin altüst olduğu, hukukun güce yenildiği o karanlık dönemlerde bile insan kalabilmenin haysiyetini savunurlar. Thomas Lieven bize hep şunu fısıldar: "En büyük suç, adaletsizliğe alışmaktır."

Bugün başımızı kaldırıp ülkemizin içinde bulunduğu şu zor zamanlara baktığımızda, her köşede ayrı bir hukuksuzluğun çarkları arasında ezilen insanımızı görüyoruz. Hak aramanın suç, adaleti haykırmanın cesaret sayıldığı bir iklimdeyiz. İşte daha geçtiğimiz günlerde, İBB davasında yargılanan Fatoş Pınar Türker’in maruz kaldığı o onur kırıcı, o insanlık onurunu ayaklar altına alan çıplak arama dayatması haberini okuduğumda içimdeki o insan sızısı bir kat daha arttı. Bir kadının, bir insanın bedenine ve ruhuna yönelik bu haysiyet kırıcı muamele, aslında bugün adaletin ve hukukun getirildiği o karanlık noktanın en somut resmidir. İnsanın onurunu korumakla yükümlü olanların, o onuru duvarların arkasında ezmeye çalışması bu memleketin en büyük utancıdır.

Ahmet Arif’in o meşhur, "Haberin var mı taş duvar? / Demir kapı, kör pencere..." deyişi, bugün sadece zindanlarda değil, adeta bir insanın haysiyetine göz diken o karanlık nezarethanelerde, hepimizin üzerine çöken o görünmez sessizlikte yankılanıyor. Hukuksuzluğun gölgesi o kadar büyüdü ki, artık sadece cüzdanlarımız değil, insan olma gururumuz da büyük bir saldırı altında.

Hasretinden Prangalar Eskiten Memleket

Simmel, "Bir toplumda adalet sadece bir zümrenin koruyucusu haline geldiyse, orada hukuk değil, ancak organize bir çaresizlik vardır" der. Bugün insanımız tam da bu çaresizliğin eşiğinde. Sabahları insani bir haksızlığa uyanmadığımız, geleceğimiz adına endişelenmediğimiz tek bir günümüz geçmiyor. Ahmet Arif, en karanlık zindanlarda bile halkının onurunu, o nasırlı ellerin emeğini savunmuştu. Bizim Ordu’nun fındık bahçelerinde, sahilinde, dar sokaklarında yürüyen o yorgun insanların gözlerine baktığımda da hep aynı şeyi görüyorum: Hak ettiği o temiz, adil ve onurlu yaşamı bulamamış, adaletin o şefkatli yüzüne hasret kalmış koca bir memleket...

Haftanın Katığı: Yoklukta Bölüşülen "Kuru Ekmek Ocağı: Islama"

Yoksulluğun, adaletsizliğin ve kırılan kalplerin mutfağı lükse yer bırakmaz dostlar. Evde malzemeler azaldığında, bayat ekmekleri atmaya kıyamayan, o yokluğu bir bereket sofrasına çeviren babannelerimizin o bilge, o haysiyetli yemeğidir bu. Paylaşmanın, bir kap yemeği bölüşmenin tescilidir.

Malzemeler: Evde kalmış bayat ekmek dilimleri, 1 adet soğan, 1 kaşık salça, biraz tereyağı (yoksa sıvı yağ), sıcak su ve bir tutam tuz.

Hazırlanışı: Soğanı incecik kıyıp yağda ağır ağır kavurun. Salçayı ekleyip kokusu çıkana kadar karıştırın ve üzerine sıcak suyu, tuzu ilave ederek bir sos hazırlayın. Bayat ekmekleri bir tepsiye dizin. O dumanı tüten sıcak sosu ekmeklerin üzerine gezdirin. Ekmekler o suyu çekerken birbirine tutunur. Tıpkı bu zor günlerde, haksızlığa karşı insan kalabilmek için birbirimize tutunmak zorunda olduğumuz gibi... Üzerine varsa bir avuç çökelek serpiştirin. Bu yemek, lüks restoranların tabaklarına sığmaz; bu, emeğin, sabrın ve onurun yemeğidir.

Bir Satır Arası Notu

Bu hafta, Ahmet Arif’in o sarsılmaz kitabını, "Hasretinden Prangalar Eskittim’’i raftan indirin. Sayfalarını karıştırırken, o taş duvarlar arasında insanlık onuruna sahip çıkanları, çıplak arama gibi dayatmalara karşı dik duran o vakur kadınları düşünün. Hukuksuzluk ve zulüm ne kadar koyu olursa olsun, tarihin bize öğrettiği bir şey vardır: İnsanın haysiyeti her türlü kelepçeden, her türlü duvardan daha güçlüdür. Simmel’in dediği gibi: "Dünyayı sadece hayatta kalmaya çalışanlar değil, onuru için direnenler dönüştürür."

Yazımızı, Ahmet Arif’in o dağ başlarına bahar getiren, içimizdeki o sönmeyen umut ateşini harlayan eşsiz dizeleriyle mühürleyelim:

"Öyle yıkma kendini, / Öyle mahzun, öyle garip... / Nerede olursan ol, / İçerde, dışarda, derste, sırada, / Yürü üstüne-üstüne, / Tükür yüzüne celladın, / Fırsatçının, fesatçının, hayının... / Dayan kitap ile / Dayan iş ile. / Tırnak ile, diş ile, / Umut ile, sevda ile, düş ile..."

Haziranda ölmek gerçekten zor, ama böylesi bir adaletsizliğin, insan onurunu hedef alan böylesi bir barbarlığın içinde umudu ve insanlığı diri tutmak çok daha büyük bir zanaat. Elleri dert görmesin bu memleketin onurlu insanlarının. Başınız her daim dik, ruhunuz aziz olsun.