Bir şehri şehir yapan sadece yolları, binaları ya da meydanları değildir. Asıl kimliğini oluşturan, o sokaklarda kurulan insan ilişkileridir. Bir zamanlar mahalleler, insanların birbirini tanıdığı, kapısını kilitlemeden yaşadığı, çocukların akşam ezanına kadar güven içinde oyun oynadığı yerlerdi. Bugün ise aynı apartmanda yıllardır oturmasına rağmen komşusunun adını bilmeyen insanların sayısı her geçen gün artıyor.

Teknoloji gelişti, şehirler büyüdü, hayat hızlandı. Ancak bu değişimle birlikte mahalle kültürünün de yavaş yavaş kaybolduğuna tanıklık ediyoruz. Eskiden kapı önlerinde edilen sohbetlerin yerini telefon ekranları aldı. Bayram ziyaretleri kısa mesajlara, geçmiş olsun dilekleri sosyal medya yorumlarına dönüştü. Oysa insanı güçlü kılan, yüz yüze kurduğu bağlardır.

Mahalle kültürü sadece komşuluk demek değildir. Dayanışma demektir. Zor zamanlarda kapıyı ilk çalan kişinin komşu olması demektir. Çocukların birbirinden paylaşmayı öğrenmesi, yaşlıların yalnız olmadığını hissetmesi demektir. Bu değerler kayboldukça şehirler büyüse de insanlar yalnızlaşıyor.

Yerel yönetimlerin yaptığı parklar, meydanlar ve sosyal yaşam alanları elbette önemlidir. Ancak bu alanları anlamlı kılan yine insanın kendisidir. Selam vermeyi unutmayan, komşusunun halini hatırını soran, mahallesine sahip çıkan insanlar olduğu sürece şehirler daha yaşanabilir olacaktır.

Belki de yeniden başlamanın yolu çok basit. Asansörde karşılaştığımız komşumuza bir "günaydın" demek, uzun zamandır görmediğimiz bir büyüğümüzü ziyaret etmek ya da sokakta oynayan çocukların neşesine ortak olmak... Küçük görünen bu adımlar, aslında kaybettiğimiz mahalle ruhunu yeniden canlandırabilir.

Çünkü güçlü şehirler, yüksek binalarla değil; güçlü insan ilişkileriyle ayakta kalır.