Bir şehrin büyümesi çoğu zaman yanlış anlaşılır. Yeni binalar, geniş yollar, yüksek katlı projeler ve kalabalık nüfus artışı çoğu kişi için gelişmişlik göstergesi olarak kabul edilir. Oysa gerçek şehirleşme, sadece betonun yükselmesiyle değil; insanların o şehirde nasıl yaşadığıyla ölçülür.
Bugün Türkiye’nin birçok şehrinde benzer bir tablo görüyoruz. Yeni konut projeleri yükseliyor, yollar genişletiliyor, alışveriş merkezleri yapılıyor. Ancak çoğu zaman gözden kaçan önemli bir soru var:
Bu şehirlerde insanlar gerçekten mutlu mu?
Bir şehri şehir yapan şey, sadece altyapı değil; yaşam kalitesidir.
Parklar, yürüyüş alanları, kültür sanat etkinlikleri, spor alanları, sahiller, meydanlar… İnsanların nefes alabildiği, sosyalleşebildiği, vakit geçirebildiği alanlar bir kentin gerçek zenginliğini oluşturur.
Örneğin Avrupa’daki birçok şehirde belediyelerin en büyük önceliği, insanların günlük yaşamını kolaylaştıracak sosyal alanlar yaratmaktır. Çünkü şehir planlamasında artık yeni bir kavram öne çıkıyor: “yaşanabilir şehir.”
Yaşanabilir şehir;
Trafiğin insanı yormadığı,
Yeşil alanların betonun arasında kaybolmadığı,
İnsanların aileleriyle vakit geçirebildiği,
Kültür, sanat ve sporun hayatın bir parçası olduğu şehir demektir.
Türkiye’de de özellikle son yıllarda bu anlayışın giderek önem kazandığını görüyoruz. Ancak hâlâ birçok şehirde planlama yapılırken öncelik çoğu zaman “yapı yoğunluğu” oluyor.
Oysa şehirler sadece bugünü değil, gelecek 50 yılı düşünerek planlanmalıdır.
Bir şehirde yaşayan gençlerin hayalleri, çocukların oyun alanları, yaşlıların huzurla yürüyebileceği parklar düşünülmeden yapılan her proje eksik kalacaktır.
Yerel yönetimlerin en önemli sorumluluğu da tam olarak burada başlıyor. Çünkü şehirler yalnızca ekonomik yatırımlarla değil, insana dokunan projelerle büyür.
Bir meydan, bir park, bir kültür merkezi ya da insanların akşam yürüyüşü yapabildiği bir sahil yolu…
Bazen bir şehre değer katan şey, milyarlarca liralık projeler değil; insanların hayatına dokunan küçük ama anlamlı dokunuşlardır.
Unutmamak gerekir ki;
şehirler binalarla değil, insanların anılarıyla büyür.
Bir şehirde insanlar gülüyorsa, çocuklar sokakta oynayabiliyorsa, gençler geleceğe umutla bakabiliyorsa işte o şehir gerçekten gelişmiş demektir.
Çünkü şehir dediğimiz şey aslında beton değil,
insanların birlikte kurduğu bir yaşamdır.