Herkes konuşuyor. Herkesin bir fikri, bir yorumu, bir cümlelik kesin yargısı var. Sosyal medya akışları bağırıyor, ekranlar susmuyor, tartışmalar hiç bitmiyor. Gürültü çağındayız. Ama asıl mesele şu: Bu kadar sesin içinde gerçekten duyulan kaç söz var?

Eskiden susmak bir erdemdi. Düşünmekle eş anlamlıydı. Şimdi ise susan, geri planda kalan, konuşmayan “yok” sayılıyor. Her konuda fikri olmayan eksik, her tartışmaya dahil olmayan ilgisiz ilan ediliyor. Oysa her söylenen söz değerli olmadığı gibi, her sessizlik de boşluk değildir.

Bugün en çok eksikliğini çektiğimiz şey; durup düşünmek. Tepki vermeden önce anlamaya çalışmak. Bir cümleyi yazmadan önce sonuçlarını tartmak. Ama hız çağındayız; düşünmek yavaş, susmak riskli, bağırmak ise ödüllendiriliyor.

Bir olay oluyor, dakikalar içinde binlerce hüküm dağıtılıyor. Kimse “bilmiyorum” demiyor. Çünkü bilmemenin ayıp sayıldığı bir düzende yaşıyoruz. Oysa insanı olgunlaştıran şey, her şeyi bilmek değil; bilmediğini kabul edebilmek.

Sessizlik bugün lüks oldu. Kendinle baş başa kalmak, ekranı kapatmak, kalabalıktan uzaklaşmak cesaret istiyor. Gürültüye karışmak kolay; asıl zor olan, kendi sesini kaybetmeden yürüyebilmek.

Belki de artık daha az konuşup daha çok dinlemeliyiz. Daha az paylaşım yapıp daha çok fark etmeliyiz. Çünkü dünya gürültüyle değil, anlamla değişir.

Ve bazen en güçlü cümle, hiç kurulmayandır.