Alışveriş poşetlerinin içinden çıkan eşyalar değil, bizim için çıkan duygulardı esas mesele. O hışırtıda saklıydı bir neslin kalp atışı.
Anne ya da babanın kapıdan içeriye girerken elinde poşetlerle belirmesi… Hani o an. Hatırlıyor musunuz?
Poşetin hışırtısı yankılanırdı evin içinde. Gecikmiş bir sevincin, sessiz bir müjdenin sesi gibi. Çocuk aklımızla bilmezdik içinde ne olduğunu ama yine de heyecanla koşardık yanlarına. Çünkü o poşet sadece marketten alınan bir şey taşımazdı, umut taşırdı. Küçücük şeylerle mutlu olabilme umudunu…
Parmaklarımızla karıştırırdık poşetleri. Önce bir çıtırtı. Sonra belki bir çikolata, belki bir mısır cipsi. Ve bazen hiçbir şey. Ama olsun. Biz yine sevinirdik. Çünkü gelen onlarca şeyin arasında “bize ait” olanın çıkma ihtimaliydi asıl güzel olan.
Bazen de aradığımız çıkmazdı içinden. O an, içini belli etmeyen bir suskunluk sarardı küçük yüzümüzü. Belki yanaklarımıza çarpan sıcak bir utanma. Sonra hemen ardından gelen o düşünce: “Kesin paramız yetmemiştir.” Ve bu düşünce, o yaştaki bir çocuğun taşıyabileceğinden fazla bir olgunluk olurdu çoğu zaman. İçimize çekerdik sesimizi. İçimize ağlardık. Bir şey diyemezdik. Çünkü bilirdik, zaten her şey zordu onlar için. Zaten her şey pahalıydı. Ve biz, o yaşta büyümeyi öğrenmiştik zaten. Hem de sessizce.
Yaşı 30’larda, 40’larda olan bilir bu duyguyu daha çok. Bir çocuğun küçük bir mutluluğa nasıl tutunduğunu, nasıl kocaman bir dünya kurduğunu bir poşet hışırtısında. Biz yokluğun gölgesinde büyüdük. Ama o gölgede en çok sevgiyi öğrendik. Bir ekmeği üçe bölerken paylaşmayı, bir çikolatayı parmak uçlarımızla uzatmayı öğrendik.
Şimdi büyük marketler, dijital siparişler, kapıda teslimatlar var. Poşet bile parayla! Ama o hışırtı yok, o heyecan yok. Çocukların gözlerinde o telaşlı neşe, o gizli umut yok. Ve belki de en çok bu eksik şimdi hayatımızdan. Küçük şeylerle mutlu olmayı unuttuk. O yüzden hep daha fazlasını arıyoruz.
O eski poşetlerin içinden çıkan mutluluk, hiçbir yeni kutuda gelmiyor artık.