Bazı şehirler vardır… Yazın kalabalık, kışın unutulmuş.
Bazıları ise tam tersidir; kar yağdığında yeniden hatırlanır, yeniden değer kazanır.
Karadeniz’in yükseklerinde, sisin ve karın birbirine karıştığı yerlerde kurulu yaşamlar var. Ve ne gariptir ki bu yaşamlar, çoğu zaman sadece kar yağınca konuşulur. Oysa orada hayat dört mevsim devam eder.
Kış geldiğinde sosyal medyada bir anda aynı cümle dolaşmaya başlar:
“Burası İsviçre mi?”
Hayır, değil. Burası yıllardır orada olan, ama ancak kar yağınca fark edilen bir gerçek.
İnsanların bu ilgisi kötü değil, hatta umut verici. Ama geçici olması düşündürücü. Çünkü o yollar, o tesisler, o doğa sadece kışın değil; her mevsim aynı değeri taşıyor.
Asıl mesele şu: Biz kendi değerimizi görmek için neden dışarıdan bir benzetmeye ihtiyaç duyuyoruz?
Bir yerin güzel olduğunu söylemek için illa başka bir ülkeye benzetmek zorunda mıyız?
Neden “burası Çambaşı” demek yetmiyor?
Oysa mesele sadece kar, kayak ya da manzara değil.
Mesele aidiyet.
Bir şehri gerçekten değerli yapan şey, onun tanıtımı değil; sahiplenilmesidir.
Ve sahiplenmek, sadece fotoğraf paylaşmakla değil, o değeri her zaman hatırlamakla olur.
Belki de artık şunu söylemenin zamanı gelmiştir:
“Burası İsviçre gibi değil… Burası kendi başına güzel.”
Ve belki de en büyük eksikliğimiz, bunu geç fark etmemizdir.