Çalışma hayatı, bireylerin ekonomik bağımsızlığının yanı sıra sosyal yaşama ve üretime katılımını sağlayan temel bir alandır. 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Haklarının Evrensel Beyannamesi, engelli olsun veya olmasın, her bireyin toplum içerisinde var olmaya, çalışmaya ve hizmetlerden eşit faydalanmaya hakkı olduğunu gösteren temel bir metindir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) da 1983'te kabul edilen 159 sayılı Sözleşme ile engelli bireylerin mesleki rehabilitasyonu ve istihdamının sağlanmasını, tam katılım ve eşitlik koşullarında sosyal bütünleşmelerini amaçlamıştır. Ancak, Türkiye ve AB ülkelerinde çalışma çağındaki engelli bireylerin istihdam oranları düşüktür. Bu bireyler, çoğunlukla düşük vasıflı işlerde ve düşük ücretlerle çalışmak durumunda kalmakta, ayrımcılığa maruz kalabilmektedir. Bu durum, Türkiye'de 2021 verilerine göre 2.51 milyonu aşan engelli nüfusun işgücüne katılımı açısından dikkate alınması gereken bir sosyo-ekonomik gerçektir.

Bu bireylerin işyerindeki sağlık ve güvenlik koşulları, genel İSG düzenlemelerinden farklı, özel bir yaklaşımı gerektirir. Temel prensip, 6331 sayılı İSG Kanunu uyarınca engelli çalışanları hassas risk grupları içinde kabul etmek ve klasik risk değerlendirmesinin ötesine geçerek engelliliğe duyarlı bir değerlendirme yapmaktır. İşverenler, 4857 sayılı İş Kanunu'nun kota yükümlülüğü (özel sektörde %3, kamuda %4) gereği istihdam ettikleri engelli çalışanları, engel türü ve derecesini göz önüne alarak, meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla yükümlüdürler. Engelli çalışanlar; zihinsel, işitme, görme, ortopedik veya süreğen hastalıklar gibi çeşitli engellere sahip olduklarından, karşılaştıkları İSG riskleri büyük farklılıklar gösterir. Bu bireylerde, engelli vücut parçasının işlev yükünün diğer vücut bölgelerine aktarılması gibi içsel risk faktörleri ile düşük vasıflı işlerde çalışma zorunluluğu ve ayrımcılık gibi dışsal risk faktörleri birleşerek risk potansiyelini yükseltmektedir.

Güvenli bir çalışma ortamı sağlamanın ilk adımı, yasal zorunluluk gereği fiziksel erişilebilirlik ve ergonomik düzenlemelerdir. İşyerinin mimari yapısı (girişler, kapılar, tuvaletler), tekerlekli sandalye kullananlar için uygun ölçülerde olmalı; görme engelliler için hissedilebilir yüzeyler ve uyarıcı işaretlemeler sağlanmalıdır. İş istasyonları da, çalışanın engel durumuna ve yaptığı işin niteliğine göre özel olarak düzenlenmelidir. Engelli çalışanlara gece vardiyasında çalışma ve ağır işlerde çalışma yasağı getirilmiş olup, bu kısıtlamalar engelliliğin olası sağlık risklerini en aza indirmeyi hedefler. İşveren, kaza riskini ve fiziksel zorlanmayı azaltan uygun ergonomik araç gereçleri sağlamakla yükümlüdür. Türkiye'de de en az %40 engelli raporu olan ve girişimcilik sertifikasına sahip bireylere İŞKUR tarafından kuruluş ve işletme gideri destekleri sağlanmakta, bu sayede istihdama yönelik pozitif adımlar atılmaktadır.

Engelli çalışanların İSG süreçlerine tam katılımı, özelleştirilmiş eğitim ve uygun acil durum planlaması ile sağlanır. Çalışanların İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitimlerinin Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik, engelli bireylerin özel durumlarının göz önünde bulundurularak eğitilmesini şart koşar. Bu, işitme engelliler için işaret dili destekli, görme engelliler için işitsel materyallerle eğitim anlamına gelir. Ayrıca, bu çalışanlar için ekstra dinlenme ve mola hakları tanınmıştır. Acil durum ve tahliye planları hazırlanırken, engelli çalışanların tahliyesini kolaylaştıracak özel düzenlemeler ve güzergahlar belirlenmelidir. Sonuç olarak, işverenlerin sadece İş Kanunu'nun kota yükümlülüğünü değil, aynı zamanda 6331 sayılı Kanunun gerektirdiği güvenlik ve sağlık yükümlülüklerini de en üst düzeyde yerine getirmeleri esastır. İşyerinde eşit, güvenli ve erişilebilir bir ortam yaratmak, sadece çalışanın sağlığını korumakla kalmaz, aynı zamanda hukuki uyumu ve sosyal sorumluluk bilincini de en üst düzeye taşır.