Her şeyi başkasına yükleyerek, sorumluluktan kaçmak "kültürümüzün bir parçası" olmuş. Hiç kimse aynaya bakmıyor. Kendini sorumlu tutmuyor.
Ekonomide önüne geçilemeyen bir kural vardır.
"Kişi, aile, bölge ve ülke ürettiğinden fazlasını tüketemez. Tüketir ise borçlanmak zorunda kalır"
Maalesef Türk Milleti "ürettiğinden daha fazlasını tüketiyor" ve aradaki farkı borçlanmak zorunda kalıyor.
Bu gün trafikteyim. Etrafımdaki arabalara bakıyorum, hepsi yeni ve lüks. Bu millet lüksü seviyor. Çocukların dahi elinde "bilgisayarlı cep telefonu" var. Maşallah herkes, sanki holding idare ediyor. Kayıtlara baktım, geçen yıl 15 milyar dolarlık cep telefonu ithal edilmiş.
Biraz durumu iyi olanlar, yerli arabaya binmiyor. Mercedes olacak. Kredi alıyor ve lüks ithal arabaya biniyor. İlginçtir, yaptığı tüketim ile övünüyor. Sonradan görme toplum olup çıktık.
Lüks tüketim, ithalata dayanıyor. Yeterli ihracat yapılamıyor. Açık veriyoruz. Açığı mecburen borçlanıyoruz. İşin kolayına kaçıp Hükümeti suçlama modasından kendimizi kurtaramıyoruz.
Hükümet adamları da bu toplumun birer üyeleri. Onlar da mal bulmuş magribi gibi davranıyor. Lüks arabalar, uçaklar ile seyahat ediyor. Saraylar inşa ediyor.
Anlayacağınız, al birini vur ötekine.
Böyle olunca ekonomide tasarruf açığı ortaya çıkıyor. Tasarruf talebi öyle artıyor ki, herkesin tüketimini kısıyor. Tüketimi kısılanların sesi çok çıkıyor. Kriz diye bağırıyor. Aslında ekonomi kendi kendini düzeltiyor. Düzeltme can yakıyor.
Ekonomik kurallar aşağıdaki şekilde işliyor.
Birinci kural "arzdan daha çok talep olduğu için, fiyatlar artıyor" daha az tüketim mecburiyeti geliyor.
İkincisi, gönüllü tasarrufları artırmak için faizler yükseliyor. Faiz artışının sorunları yaşanıyor.
Sanılıyor ki bu iki kuralı hükümetler uyguluyor. Hayır, ekonomi kendi kurallarını uyguluyor. Hükümeti de milleti de hizaya getiriyor.
Uyarının gerisinde, ürettiğin kadar tüketebilirsin kuralı yatıyor.