İnsanlardan umudu çalarsanız, umut niteliği taşımayan güçleri mucize sanırsınız. Bugün tam da bunu yaşıyoruz. Sağlam topraklarda, bu toprağın sağlam insanlarıyla umudumuz sessizce eriyor.
Oysa bahar geldi. Çiçekler açtı. Doğa kendini yeniliyor. Ama insan, aynı karanlığı büyütmeye devam ediyor. Savaş, kapıdan içeri sızan bir karanlık gibi; önce sessizce giriyor, sonra her şeyi kirletiyor.
Savaş, masumiyeti yok eden en çıplak gerçektir. Sadece başladığı yeri değil, çevresindeki her hayatı zehirler. Sınırlar değişir, dengeler bozulur, insanlar yerinden edilir. Ve bir süre sonra herkes, farkında olmadan o karanlığın parçası hâline gelir.
Tarih boyunca değişmeyen bir gerçek var: Savaşı kazanan da kaybeden de aslında kaybeder. Ama en büyük bedeli her zaman masum insanlar öder. Güçler birbirine üstünlük kurmaya çalışırken, insanlar hayatlarından, sevdiklerinden ve geleceklerinden vazgeçmek zorunda kalır. En kötüsü ise umutlarını kaybederler.
Çünkü umudu elinden alınan bir insana, hiçbir zafer mucize gibi görünmez.
Defalarca yazıldı, defalarca söylendi: İnsanın insana yaptığını doğa yapmıyor. Yine de aynı hatalar, aynı hırslarla tekrar ediliyor. Bugün geldiğimiz noktada, geleceğe bakmak birçok insan için ağır bir yorgunluk hissine dönüşmüş durumda.
Biz neyi kaybettik? Ve geriye ne kaldı?
Masumiyet diye koruduğumuz değerler birer birer aşındı. Vicdan, çoğu zaman sessizliğe gömüldü. Ve hâlâ hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyoruz. Oysa bir yerlerde hayatlar yanarken, başka bir yerde huzurla uyuyabilmek, insanın kendine sorması gereken bir sorudur.
Savaş, cehaletin en yüksek sesle konuştuğu yerdir. Savaş, yokluktur. Savaş, sadece bugünü değil, geleceği de yok etmektir. Henüz doğmamış hayatların bile kaderine zarar vermektir.
Korku büyüdüğünde, insan en yakınını bile kaybedebilir. Ve geriye kalan manzara, gücün değil; vicdansızlığın bir yansımasıdır.
Çünkü gerçek güç, yıkmakta değil; yaşatmaktadır.
Ve eğer bir güç savaşı seçiyorsa, o artık güç değildir.