Hayatın en vasat ama en istikrarlı kanunlarından biri şudur:
Güç kimdeyse, hırsını çoğu zaman güçsüzden çıkarır.
Doğanın vahşi yüzü tam da budur. Ormanda diş gösteren kurtla, makam koltuğunda diş sıkan insan arasında bazen sadece kravat farkı vardır.
Oysa insan, düşünebilen bir canlıdır. Yani teoride adaleti kurma ihtimali en yüksek türdür. Fakat pratikte çoğu zaman eline geçeni önce “benim” yapar, sonra paylaşım konuşmaları düzenler. Çünkü insanın açlığı sadece mideyle ilgili değildir; makam açlığı, güç açlığı, alkış açlığı…
İnsanlık, büyük bir açık büfenin önünde birbirinin ayağına basan kalabalığa dönüştü.
Bir dönem kendime “Doğru nedir?” diye sordum. Sonra fark ettim ki doğru, çoğu insan için sabit bir değer değil; bulunduğu ortama göre şekil değiştiren bir hamur. Cehaletin büyüdüğü yerde “doğru” da eğrilir.
Ne kadar korku üretirsen, o kadar vahşet doğurursun. Sonra adına düzen dersin.
Adalet mi?
O da çoğu zaman güçlülerin kullandığı süslü bir kelimeye dönüşüyor. Halkın bir kısmı modern köle, bir kısmı eski usul köle… Sadece zincirlerin modeli değişti. Eskiden demirdi; şimdi kredi borcu, ekran bağımlılığı ve “aman işim bozulmasın” korkusu.
İnsan, eğitimle gelişebilecekken çoğu zaman düşünmenin yükünden kaçar. Çünkü düşünmek sorumluluk ister. Bu yüzden birçok kişi, yönetilmeyi özgür olmaya tercih eder.
Boş konuşarak vicdan ferahlatmak da çağın yeni alışkanlığı oldu. Bu hâl bana hep kurt sürüsüne karışan çakalları hatırlatıyor. Ulurlar ama asıl işleri, kurtların bıraktığı leşleri toplamaktır
Rahmetli babaannem derdi ki:
“Emek, elinin bereketidir. Üretim, bir dönemin vicdanıdır.”
Bir toplum emeğe değer vermiyorsa, aslında kendi geleceğini tüketiyordur. Çünkü alın terinin küçümsendiği yerde gösteriş büyür; gösteriş büyüdükçe insan küçülür.
İnsanlık, acıyı iyileşmek sandı. Oysa çoğu yara sadece sessizleşti.
İnsan dediğin varlık, başına ne geldiyse biraz da doymak bilmeyen ruhundan geldi. Çünkü mideyi doyurmak kolaydır da, nefsi doyurmanın marketi hâlâ açılamadı.