Yazmak nedir… Bir rahatlama
evresi mi, yoksa
insanın kendi dünyasının
kendine yetişmesi mi?
Sahi, yazmak neye iyi
geliyor? Üzerimizdeki
yükü mü alıyor, yoksa bizi
alıp bambaşka bir yere
mi taşıyor?
Yazmak bazen yükü atmak
değil, onu taşınabilir
hâle getirmek. İçimizde
biriken ne varsa, kelimelere
dökülünce artık aynı
ağırlıkta durmuyor. Belki
hâlâ orada ama adı var,
sesi var. İnsan bazen en
çok kendine anlatmak
istiyor bazı şeyleri.
Yazmak bir şeyleri yük
olmaktan çıkarıyor mu,
yoksa onları göze alma
cesareti mi veriyor? Belki
ikisi birden… Hatırlanmak
mı, hatırlatmak mı?
Belki de içsel bir isyanın,
bastırılmış bir yanın
kendine yer bulması.
Üstü örtülmüş bir cesaret
belki… ya da suskun bir
çığlık.
Bazen en yakınımızda
görüp de kabullenemediğimiz
şeyleri
yazıyoruz. Bazen de kimseye
söyleyemediklerimizi.
Ama kesin olan bir şey
var: Yazmak, insanın
kendine bir güven alanı
kurması. Kaçmak için
değil, kalabilmek için.
Yazmak sahte değil.
Çünkü ne kadar rol
yaparsak yapalım, kelimeler
birbirine karışsa
da içimizden bir parça
mutlaka sızıyor. Cümleler
düzeltilir, toparlanır ama
insan kendinden tamamen
uzaklaşamaz. Yazı,
sahibine benzer.
Kelimelerin ahenginde
kendi dilimiz döner durur.
Yazmak biraz da içsel
bir volkan gibi… Biriken,
susturulan, ertelenen ne
varsa bir gün dışarı çıkar.
Tutarsan yakar, akarsa
dönüştürür.
Bazen bilinmezliğe
yakılan bir mumdur
yazmak. Bazen de zaten
bildiğin bir şeyi, en sade
hâliyle ortaya koymak.
Cümlelerin peşi sıra
kendini bulmak… Belki de
yazarken fark etmeden
kendine yaklaşmak.
Kim bilir, hangi hayal zihinde
şekil değiştirip başka
bir şeye dönüşüyor…
Bilinmez gibi duran ama
aslında tanıdık olan bir
şey bu.
Sonunda şunu anlıyorsun:
Yazmak, uzaklara değil,
en yakınına… Kendine
doğru bir yol.