Kelimeler, kültürün en eski yolcularıdır. Ama bazen uzun yolda bavulları karışır, anlamlarını yitirir, ve bambaşka kılıklara girerler.
Söz, kültürün en eski taşıyıcısıdır. Yüzyıllar boyunca toplumlar; tecrübelerini, inançlarını, mizahını ve uyarılarını kelimelere yükleyip geleceğe aktardı. Ancak kelimeler, zamanın akışında kimi zaman formunu korusa da anlamını kaybedebiliyor.
Bugün dilimize yerleşmiş bazı sözler var ki, “doğru” kabul ediliyor ama düşününce içlerinde tuhaf bir çelişki saklı. Mesela biri kötü bir şey söylediğinde refleks olarak “Aman Allah korusun” deriz. Oysa aynı Allah, canı veren de alan… Yani tedbiri kula bırakıp sınavı verense O. Belki de Yaradan’ın işine karışmak, kendi korkularımızı bastırmak için bulduğumuz bir kalıp.
Benzer şekilde “Allah gecinden versin” sözü… Erken ya da geç — zamanın sahibi zaten O değil mi? Bir de “Denize düşen yılana sarılır” deyimi var. Niye yılana? Neden bir yosuna, kayaya, hatta yunusa değil? Belki de atalarımız tehlikeyi abartarak anlatmak istediler ama bugün bu söz, her çözümü meşrulaştıran bir bahaneye dönüşmüş durumda.
Deyimler, kuşaklar boyunca aktarılırken kimi zaman asıl niyetinden sapıyor; kimi zaman da toplumsal değişimle beraber bambaşka anlamlar kazanıyor. “Sınav”, “imtihan” gibi kelimeler de buna örnek. Fıtratımızdaki gelişim fırsatları, çoğu zaman korkutucu bir “imtihan paketi” gibi sunuluyor bize. Oysa belki de hepsi, öğrenme sürecimizin doğal bir parçası.
Bu yüzden kelimeleri kullanırken bir an durup düşünmek, onları “beyin süzgecinden” geçirmek önemli. Sözcüklerin kökeni, bağlamı ve bugünkü etkisi üzerine kafa yormak; dilimizi de düşünce dünyamızı da zenginleştirir.
Belki de asıl mesele, sözün sahibini değil, sözün yolculuğunu merak etmekte. Çünkü kelimeler de insanlar gibi: zamanla büyür, değişir ve bazen yozlaşır. Onlara gösterdiğimiz özen, aslında kendimize gösterdiğimiz özenin bir yansımasıdır.