Kimse kimseyi dinlemiyor artık. Dinlemek, anlamak, hele ki empati göstermek… Hepsi bu çağın en pahalı lüksü haline geldi. Çünkü zaman, nakit ile ölçülüyor. İnsan ilişkisi bir yatırım değil, “boşa harcanan dakika” gibi görülüyor. Oysa insanı insan yapan, karşımızdakinin yüreğine kulak verebilme becerisiydi.

Bugün toplumsal hayatın merkezine yerleşen şey, gelişim ya da özgürlük değil; korku. Sessizce işleyen bir korku yönetimi, bireyleri değil toplumun tamamını zincirliyor. İnsan korku altındayken ne ilerleyebilir ne de üretebilir. Sadece hayatta kalmaya odaklanır. Ve böylece yaşam, sürekli tetikte geçirilen bir “stabil huzursuzluk” hâline gelir.

Yeni nesle bakın… Evde tablet başında büyüyen çocuk ya içine kapanıyor ya da taşkın bir enerjiyi ekranın sınırlı dünyasında harcıyor. Arkadaşlık, oyun, paylaşım yerine algoritmalarla oyalanıyor. Dışarıda güvensizlik, içeride ekran ışığı… Böyle bir ortamda empatiyi, sağlıklı iletişimi, insan insana dokunmayı nasıl öğretebiliriz?

Sonuçta ortaya çıkan tablo net: Dinlemeyen, anlamayan ve empati göstermeyen bir toplum… Kendi içine kapanmış, birbirine önyargıyla yaklaşan bireyler… “Ben bilirim” diyen, ama aslında en basit insani ihtiyacı bile unutan bir kuşak…

Soru şu: Dinlenmeyen bir dünyada biz ne kadar insan kalabiliriz?

Belki de en büyük cesaret, korkuya teslim olmadan birbirimizi gerçekten duymayı seçmektir. Çünkü insanı ayakta tutan, nakit değil; kalpten kalbe kurulan köprülerdir.