Bir zamanlar mahalleler sadece evlerin bulunduğu yerler değildi. İnsanların birbirini tanıdığı, çocukların birlikte büyüdüğü, kapıların çoğu zaman kilitlenmediği küçük dünyalardı.
Sokakta oynayan çocukların sesleri akşam ezanına kadar sürerdi. Anneler balkonlardan seslenir, komşular birbirinin evine izinsiz girip çıkacak kadar yakın olurdu. Bir evde düğün varsa bütün mahalle bilir, bir evde acı varsa herkes kapısına koşardı.
Bugün ise aynı apartmanda yaşayan insanların birbirinin adını bilmediği bir dönemdeyiz.
Yüksek binalar yaptık ama komşulukları küçülttük. Daha büyük evlere sahip olduk ama daha dar ilişkiler kurduk. Kalabalıkların içinde yaşarken aslında birbirimizden uzaklaştık.
Eskiden insanlar güveni tanıdıkları yüzlerde bulurdu. Şimdi güvenlik kameralarında arıyorlar.
Elbette zaman değişiyor. Teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor. Ancak bazı değerler büyüyen şehirlerin gölgesinde kayboluyor. Çocuklar artık sokakta değil ekran başında büyüyor. Mahalle arkadaşlığı yerini sanal arkadaşlıklara bırakıyor.
Belki de bugün birçok insanın hissettiği yalnızlığın sebebi tam olarak budur. İnsan kalabalık içinde yaşayabilir ama aidiyet duygusu olmadan mutlu yaşayamaz.
Mahalle kültürü aslında bir toplumsal sigortaydı. İnsan kendisini yalnız hissetmezdi. Bir hastalıkta, bir düğünde, bir cenazede yanında birileri olacağını bilirdi.
Bugün her şey daha modern olabilir. Ancak bazen geçmişe özlem duymamızın sebebi teknolojik eksiklikler değil, insani fazlalıklardır.
Belki de kaybettiğimiz şey mahalleler değil; birbirimize yakın olabilme becerimizdir.