En Uzun Günün Ardından Kalan Bir ‘’Serenad’’

Geçtiğimiz pazar, takvimin en kalabalık, en duygu yüklü yapraklarından birini geride bıraktık. 21 Haziran... Bir yanda ömrünü evlatlarının yoluna ışık yapmaya adamış babalar günüydü, diğer yanda karanlığa meydan okuyan o "en uzun gün" ve nihayetinde dünyanın tüm hırgürünü bir an olsun susturan Dünya Müzik Günü. İki gün önce güneş gökyüzünde en uzun süre kalıp yavaş yavaş çekilirken, geriye o günlerin bizde bıraktığı o derin, o sessiz muhasebe ve kalbimizdeki o koca boşluk kaldı.

Simmel’in o fırtınalı romanlarında, kahramanlar en zor anlarında hep bir melodinin, bir sığınağın peşine düşerler. Çünkü bilirler ki, hukukun ve adaletin sustuğu yerde müziğin sesi, insan kalmanın son kalesidir. "Papaz her zaman pilav yemez" dedik ya; bu salı o pilavın yanına, ruhumuzu doyuracak o kadim melodiyi, geçmişin kırık dökük hatıralarını koyalım istedim. Tam da o en uzun günün ve artık hayatta olmayan, gölgesini özlediğim babamın hatırasıyla baş başa kaldığım o pazarın ertesindeyken, kütüphanemden o tanıdık kitabı çekip çıkarıyorum: Zülfü Livaneli’nin "Serenad"ını.

Profesör Maximilian Wagner’in, Şile sahillerinde, o dondurucu şubat soğuğunda, 60 yıl önce kaybettiği büyük aşkı Nadia için kemanıyla çaldığı Serenad Für Nadia melodisini düşünün... Livaneli o kitapta bize sadece bir aşk hikâyesi anlatmaz; devletlerin, hukuksuzlukların, savaşların ve Struma faciası gibi büyük insanlık dramlarının ortasında, bir insanın hafızasına, geçmişine ve aşkına nasıl sadık kalabileceğini gösterir. Tıpkı o en uzun günün aydınlığının karanlığı boğması gibi, Wagner’in kemanından yükselen ses de tarihin o karanlık ve hukuksuz sayfalarını aydınlatır.

Babaların Sessizliği ve Müziğin Çığlığı

Livaneli’nin romanındaki o hüzünlü ezgi, bana hep babamın o kelimesiz, o derin sevgisini hatırlatır. Bizim coğrafyamızda babalar sevgilerini pek yüksek sesle söyleyemezler; onların sevgisi, sabahın köründe işe giderken giydikleri o yorgun ceketlerin ceplerinde, akşam eve dönerken getirdikleri ekmeğin sıcaklığında saklıdır. Bir babanın evladı için göğüslediği zorluklar, tıpkı Wagner’in Nadia’ya duyduğu o ömürlük sadakat gibidir. Şimdi o yorgun ceketler askıda, o somun ekmekler biraz daha mahzun... İki gün önce o en uzun günde güneş içimizi ısıtırken, babasını sonsuzluğa uğurlamış bir evlat olarak anladım ki; babalar gitse de o koruyan, kollayan gölgeleri, bir ömür boyu ruhumuzun üzerinde kalmaya devam ediyor.

O gün aynı zamanda Dünya Müzik Günü’ydü. Bu memleketin yorgun insanları keşke kulaklarını nefretin ve kavganın sesine değil, insanı insana yakınlaştıran o temiz ezgilere, bizi babalarımızın çocukluğuna götüren o eski şarkılara verebilseydi. Çünkü adaletin terazisinin şaştığı, her sabaha yeni bir haksızlıkla uyandığımız bu zor zamanlarda, birbirimizi duymaya, anlamaya ve o temiz seslerde buluşmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Haftanın Tarifi: Profesör Wagner’in Şerefine "Fırınlanmış Bademli Sütlaç"

Serenad romanında Profesör Wagner’in İstanbul’a ve bu toprakların esintisine duyduğu o hüzünlü saygının anısına; bu hafta mutfağımızda hem saray zarafetini taşıyan hem de o eski mahalle fırınlarının kokusunu barındıran bir lezzet hazırlayalım.

Malzemeler: 1 litre süt, 1 çay bardağı pirinç, 2 su bardağı su (pirinci haşlamak için), 1 su bardağı şeker, 2 yemek kaşığı nişasta, 1 paket vanilya. Üzeri için: Bir avuç hafif kavrulmuş, dövülmüş badem (Nadia’nın anısına).

Hazırlanışı: Pirinci suyla iyice yumuşayana kadar haşlayın. Üzerine sütü ve şekeri ekleyip kaynatın. Nişastayı az bir suyla açıp süte sicim gibi akıtarak ekleyin, kıvam alana kadar karıştırın. Vanilyayı ekleyip ocaktan alın. Güveç kaplarına paylaştırıp, fırının sadece üst ayarında, üzerleri nar gibi kızarana kadar fırınlayın. Fırından çıktığında, o geride bıraktığımız en uzun günlerin ve artık aramızda olmayan babalarımızın aziz hatırasına, üzerine kavrulmuş bademleri serpiştirin. Bu sütlaç, o dumanı tüten fırınların ve kaybolmayan sadakatlerin tadıdır.

Satır Arası Bir Kitap Önerisi

Yazının başında da fısıldadığım gibi, bu hafta elinizde mutlaka Zülfü Livaneli’nin "Serenad"ı olsun. Kitabı okurken, Mavi Alay’ı, Struma’yı, tarihin o acımasız çarkları arasında ezilen masumları düşünün. Göreceksiniz ki, üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, hukuksuzluğun ve zulmün bıraktığı yaraları sadece vicdan, sanat ve o bitmeyen insanlık onuru iyileştirebilir. Simmel’in dediği gibi: "Dünya ne kadar zalim olursa olsun, bir insanın kalbindeki şarkıyı susturmaya kimsenin gücü yetmez."

Güneşin en uzun süre dünyayı selamladığı o günlerin ardından, babaların ve onların bıraktığı mirasın hak ettiği saygıyı gördüğü, sokaklarımızdan adaletin ve şarkıların eksilmediği bir memleket ümidiyle... Aramızda olmayan tüm çınar babaların ruhu şad, mekanları cennet olsun.