Açık konuşalım… Türkler olarak dizi izlemeyi seviyoruz. Hatta sadece sevmekle kalmıyor, bir ritüel gibi benimsiyoruz.
Akşam saatleri yaklaşınca evde herkes bir araya geliyor, televizyonun karşısına kuruluyoruz.
Çaylar demleniyor, tabaklara çekirdekler dolduruluyor, kimin eli kumandadaysa söz onda. Bu bir alışkanlık değil, resmen bir kültür. Peki neden? Neden biz bu kadar tutkuyla bağlanıyoruz dizilere?
Her evin kendi “dizi saati” var. Anne mutfakta ama kulağı salonda, baba koltukta ama yorum yapmadan duramıyor. Çocuklar da dizinin karakterlerine göre taraf tutuyor. Ekran başında hep beraber bir dünyaya dalmak... İşte bu, bizi biz yapan şeylerden biri. Belki gün içinde çok konuşmuyoruz ama o dizi başladığında hepimiz aynı anda gülüyoruz, sinirleniyoruz ya da hüzünleniyoruz. Aynı duyguda buluşuyoruz.
Toplum aynası
Diziler sadece kurgu değil, adeta bir toplumsal ayna. Kadın-erkek rolleri, aile içi ilişkiler, adalet arayışı, yoksulluk, zenginlik, aşk, aldatma, sadakat… Ne ararsan var. Bazen yüzleşmek istemediğimiz gerçekleri o kurmaca karakterlerde buluyoruz. Bazen de çözüm bekleyen toplumsal yaralar bir senaryonun içine sızıp evimize geliyor. Bu yüzden izliyoruz işte. Görmek için. Hatırlamak için. Azıcık da siyaset serpiştirilmiş oluyor içine. Alenen söylemiyor elbette ama satır aralarında yakalıyoruz biz onu. Dizideki iş adamı karakterin tavırlarından ya da bir belediye çalışanının diyaloğundan çıkartıyoruz o politik göndermeleri. Bu da hoşumuza gidiyor. Çünkü konuşamıyoruz çoğu zaman, ama dizi bizim yerimize bir şeyler söylüyor gibi geliyor.
Dramanın coğrafyası belli: bizim mahalle
Ağlamayı da seviyoruz, dramatik sahneleri de. Kim ne derse desin, bizim hayatımız da öyle. Brezilya dizilerine özenmiyoruz, zaten biz de başlı başına bir dram ülkesiyiz. O yüzden sokakta, pazarda, otobüste geçen her sahne bize tanıdık. O karakterlerin acısını da sevincini de biz de hissediyoruz. Çünkü o biziz. Bir dizi karakteri haftalarca bizimle yaşıyor. Evimizin bir parçası gibi oluyor. Hele o bir lafı vardır ya, “Sanki bizim kız bu!” deriz. Çünkü onunla üzülüyoruz, onunla seviniyoruz. Onun kararlarına sinirleniyoruz, yaptıklarını alkışlıyoruz. Bu da sadece izlemek değil, hissetmek anlamına geliyor.
Hayal kurmak da var
Bazı dizilerde hayal kuruyoruz. “Keşke benim de böyle bir hayatım olsa”, “Şu evde yaşasam”, “Bu adam bana aşık olsa” gibi iç geçirmelerle geçiyor dakikalar. Bazen ise öyle bir olay yaşanıyor ki, dönüp bakıyoruz kendimize: “Ben olsam ne yapardım?” diyoruz. Ders çıkarıyoruz. Öğreniyoruz. Diziler aslında bizim meditasyon saatimiz. İşten güçten, stresten, koşuşturmadan sonra bir durup soluklandığımız, kafa dağıttığımız o tatlı zaman dilimi. Gerçek hayattan kaçış gibi görünse de, bazen gerçekliğe daha çok yaklaşmamızı sağlıyor. Ruhumuza iyi geliyor.
Dedikodu zamanı
Sabah ofise gidince ya da komşuya kahveye uğrayınca konu bir şekilde diziye bağlanıyor. “Dün akşam gördün mü şu sahneyi?”, “Ay o karakter var ya, tam benlik!” derken buluyoruz kendimizi. Kültürel bir dedikodu diyelim buna. Hepimizi aynı masaya oturtan, farklı düşünsek bile konuşmamızı sağlayan bir köprü aslında.
Dizi izlemek bizim için sadece vakit geçirmek değil. Bu bir yaşam şekli, bir alışkanlık, hatta bir aşk. Gözümüz ekranda, kulağımız repliklerde, ruhumuz ise o hikayelerde. Ve bu aşk kolay kolay bitecek gibi değil.