Çocuk terbiyesi… Ne kadar yüce bir görev aslında. Bir cana şekil vermek, bir ruha yön çizmek… Ama nasıl? Dayakla mı? Bağırarak mı? Baskıyla mı? Hayır, hayır, bin kere hayır.

Ben dayakla terbiye edilen bir çocuğun, gerçekten eğitildiğine inanmıyorum. Aksine, dayağın çocuklarda ya öfke biriktirdiğini ya da içe kapanıklık yarattığını düşünüyorum.

Bu konuda yalnız değilim. Bizim neslin çoğu, “bir iki patakla” büyüdü. Annesinden, babasından, hatta ilkokul hocasından yediği dayağı hâlâ tebessümle hatırlayan var. Ama o tebessüm, bazen buruk olur. İçinde bastırılmış bir acı gizlidir. Konu açıldığında gülerek anlatırız ama içten içe kanar.

Çocuk terbiyesinde dayak bir çözüm değildir, olsa olsa bir kaçıştır. Ebeveynin sabrının tükendiği, ne yapacağını bilemediği yerde sığındığı bir sığınaktır sadece. Ama bu sığınak çocuğun geleceğini karartır. Sevgiyle kurulması gereken o köprü, bir tokatla yıkılır. Sonra yıllar geçer, “neden bana güvenmiyor”, “neden içini açmıyor” diye düşünürsünüz. Oysa cevabı yıllar önce avuçlarınıza saklanmıştı.

Konuşmak varken, anlamaya çalışmak varken, neden bu hiddet? Neden bu öfke? Çocuk, bir bireydir. Kendi duyguları, düşünceleri olan bir varlıktır. Onu bastırmak, susturmak, korkutmak… Ne için? “Disiplin” adı altında yapılan her sert müdahale, bir çocuğun benliğinde derin izler bırakır.

Elbette ceza sistemi olmalı. Ama bu fiziksel değil, davranışsal düzeyde olmalı. Kısıtlamalar getirilebilir. “Bugün bilgisayar yok” diyebilirsiniz. “Oyuncağını yarın alırsın” diyebilirsiniz. Çünkü çocuk sorumluluğu, sınırları öğrenmeli. Ama bu öğrenme süreci sevgiyle, kararlılıkla ve sabırla olmalı.

Bazı ebeveynler “Ama ben de öyle büyüdüm” der. Evet, büyüdünüz. Ama iyi mi oldu? Sorguladınız mı hiç? Belki de o yüzden bazı şeyleri hâlâ tamir etmeye çalışıyorsunuz içinizde. Bunu kendi çocuğunuza da yaşatmak zorunda değilsiniz.

Dayak, ilkel bir yöntemdir. Ne dinle, ne gelenekle, ne de vicdanla bağdaştırılabilir. Cennetten falan çıkma olduğu da doğru değil. Çıktıysa da, o cennetten kovulmuştur zaten.