Son zamanlarda şöyle bir etrafa bakınca, “Biz nereye gidiyoruz?” diye düşünmeden edemiyorum.

Hani hep konuşuruz ya, “Eskiden mahallede komşuluk vardı, herkes birbirini tanırdı” diye… İşte tam da o sıcaklık, o samimiyet kayboluyor sanki. Sosyal çürümenin tam ortasındayız sanırım.

Mesela, trafikte yaşadığımız kavgalar… Ne zaman birine yol vermeye kalksam, karşımdaki şoför öyle bir tepki veriyor ki, sanki yol vermek ayıpmış gibi! Hele ki korna sesleri… Adeta kim daha çok bağırırsa o haklı gibi bir hava var. Bu kadar sabırsızlık, saygısızlık nasıl bu kadar yaygınlaştı?

Bir de apartmanlarda, komşularla yaşanan sorunlar… Eskiden kapı komşusu olmak “bir tas çorba paylaşmak” demekti. Şimdi ise apartman toplantıları bile kavgayla bitiyor. İnsanlar birbirine tahammül edemez hale geldi.

Tabii bir de eğitim meselesi var. İyi okullara ulaşmak iyice zorlaştı. Parası olan özel okula gönderiyor, olmayan devlet okuluyla idare ediyor. Bu eşitsizlik, gençlerin umutlarını kırıyor, toplumsal barışı da zedeliyor. Adaletsizlik her yerde karşımıza çıkıyor; hem eğitimde hem sağlıkta hem de iş bulma şansında.

Sosyal medyada gördüğümüz nefret söylemleri de cabası. İnsanlar ekran başında öyle kolayca hakaret ediyor ki… Hiç tanımadığı birini yerin dibine sokuyor. Hâlbuki sosyal medya, insanları birleştirecek bir araç olmalıydı. Şimdi ise kutuplaşmayı körüklüyor, birbirimizi dinlemeyi bile unutturuyor.

Ama hâlâ umut var. Ne kadar karamsar görünse de, küçük bir “merhaba” bile büyük bir fark yaratabilir. Belki de sosyal çürümeyi biraz olsun durduracak şey, yeniden “biz” demeyi öğrenmek. Yani her birimiz, kendi dünyamızda saygı ve empatiyi elden bırakmazsak, o eski sıcaklığı yeniden yakalayabiliriz.

Sosyal çürüme sadece haberlerde, raporlarda değil… Gözümüzün önünde yaşanan bir gerçek. Önemli olan, bu gerçeği görüp, elimizden geldiğince onarmaya çalışmak. Başka yolu yok gibi görünüyor!