Ordu, acele etmeyen bir şehir…
Burada zaman, büyükşehirler gibi koşmaz; yürür. Hatta bazen durur, denizi seyreder. Sabah erken saatlerde sahilde yürüyen bir emeklinin adımlarında, fındık bahçesine çıkan bir köylünün selamında, bu şehrin ruhu gizlidir.
Ordu’da deniz sadece manzara değildir; hafızadır. Nice çocuk ilk yüzmeyi burada öğrenmiştir, nice dert dalgalara anlatılmıştır. Karşıdan bakıldığında sakin görünen bu mavi, aslında şehrin en çok konuşan tarafıdır. Dinlemesini bilene çok şey anlatır.
Son yıllarda Ordu büyüyor, değişiyor. Yeni yollar, yeni binalar, yeni projeler… Elbette olsun. Şehir gelişsin, nefes alsın. Ama bir şeyi unutmadan: Ordu’nun en büyük değeri, beton değil; doğası, insanı ve yavaşlığıdır. Her yükselen binayla birlikte biraz daha gökyüzünü kaybetmemek gerek.
Fındık bu şehrin kaderidir. Dalında umut, cebinde emek vardır. Ama fındık sadece bir tarım ürünü değil; Ordu insanının alın teridir. Tarlada başlayan hikâye, pazarda, limanda, evin mutfağında devam eder. Bu yüzden Ordu’da toprak, sıradan bir toprak değildir; geçmişle bugünü birbirine bağlayan bir emektir.
Yaylalar ise Ordu’nun kaçış kapısıdır. Çambaşı’ndan Perşembe’ye, Aybastı’dan Gölköy’e kadar uzanan bu yeşil dünya, insana şunu hatırlatır: Hayat, beton duvarlar arasında sıkışmak zorunda değil. Bir sis, bir serin rüzgâr, bir bardak yayla çayı bazen her şeye yeter.
Ama Ordu’nun en kıymetli yanı ne denizi ne yaylasıdır. Ordu’nun asıl zenginliği, insanıdır. Düğünde, cenazede, sokakta, pazarda… Zor zamanda kenetlenen, iyi günde paylaşmayı bilen bir şehir burası.
Ordu büyük lafları sevmez. Gösterişi yoktur ama derinliği vardır. Gürültüsü azdır ama hikâyesi çoktur. Belki de bu yüzden Ordu, kendini anlatmaz; yaşanır.
Ve insan bir süre burada yaşayınca şunu fark eder:
Bazı şehirler seni yorar, bazı şehirler büyütür.
Ordu, insanı kendine benzetir… Sakin, sabırlı ve gerçek.