Babaannem sık sık şöyle derdi:
“Ahir zamana denk geldik kızım. Çileyi çeken biz olduk, sefasını süren bizden sonrakiler olacak.”
Çarşıya çıktığında hayatın pahalılığından değil, sunduğu kolaylıklardan söz ederdi. “Biz o döneme yetişemedik” derdi. O yıllarda bu sözleri biraz sitem, biraz da yaşlılığın getirdiği bir serzeniş olarak değerlendirirdim. Ancak bugün geriye dönüp baktığımda ne demek istediğini çok daha iyi anlıyorum.
Halk arasında sıkça kullanılan bir söz vardır: “Silah icat oldu, mertlik bozuldu.” Günümüzün bazı yönleri de bu ifadeyi hatırlatıyor.
Bir başka öğüdü daha vardı:
“Her şeyi öğren kızım. Bilmediğin hiçbir şey kalmasın. Hayat ne getirir bilinmez.”
Bu tavsiyesini bizden hiç esirgemezdi. Annemden ve babaannemden hayata dair çok şey öğrendim. Saatlerce oturup onları dinleyebilirdim. Disiplinli insanlardı; ancak sevgileri de aynı ölçüde güçlü ve içtendi. Sevgiyi bir ödül gibi sunmazlardı. Belki de bu nedenle hayatımız boyunca eksikliğini hissettiğimiz bir sevginin peşinden koşma ihtiyacı duymadık.
Bugün ise çocuk yetiştirme konusunda farklı ve karmaşık bir dönemin içindeyiz. Gelişimin, emeğin ve karakter inşasının yerini zaman zaman kaygılar, zaman zaman da görünür olma arzusu alabiliyor. Çocuklara özgüven kazandırmaya çalışırken ilgiyi ihmal edebiliyor, onları özgür yetiştirmek isterken rehberlikten uzak bırakabiliyoruz.
Burada ilgiden kastım yalnızca kurslara, kişisel gelişime ya da eğitime maddi kaynak ayırmak değildir. Gerçek ilgi; çocuğun yanında olmak, onu anlamak ve davranışlarıyla ona örnek olmaktır.
Çünkü çocuklar çoğu zaman söylenenden çok gördüklerinden öğrenir.
Evinde saygıyı deneyimlemeyen bir çocuğun saygılı davranmasını beklemek, ekilmemiş bir tarladan ürün beklemeye benzer. Günümüzde birçok kişi çocukların saygısızlığından yakınmaktadır. Oysa sorun her zaman çocuklarda değil; kimi zaman rol model olma sorumluluğunu ihmal eden yetişkinlerdedir.
Teknoloji de bu noktada önemli bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Teknoloji ne başlı başına iyi ne de kötüdür; yalnızca mevcut olanı büyüten bir araçtır. Mahremiyet öğretilmezse teşhiri, sorumluluk kazandırılmazsa savrulmayı artırabilir.
Geçmişte eğitim, en değerli kazanımlardan biri olarak görülürdü. İnsanlar kimden ne öğrenebileceklerine dikkat eder, faydalı bilgiye ulaşmayı önemli bir erdem sayarlardı. Elbette o dönemlerin de kendine özgü sorunları vardı. Ancak olumsuz davranışlar bugünkü kadar görünür ve teşvik edilir değildi.
Günümüzde ise görünür olmanın çoğu zaman bir zorunluluk olduğu düşünülüyor. Özellikle eğitim alanında bu durum daha belirgin hâle geliyor.
Mezuniyet törenlerinin, okul etkinliklerinin ve hatta öğrenme süreçlerinin zaman zaman bir gösteriye dönüştüğüne tanık oluyoruz. Oysa eğitimin temel amacı, sahne ışıkları altında dikkat çekmek değil; bireyin potansiyelini ortaya çıkarmak ve içsel gelişimini desteklemektir.
Her veli çocuğu için en iyisini ister; bu son derece doğal ve anlaşılır bir durumdur. Ancak iyi niyetle yapılan bazı müdahaleler, eğitim sürecindeki rollerin birbirine karışmasına yol açabilmektedir. Öğrenci öğrenme sorumluluğunu üstlenmeli, öğretmen rehberlik görevini yerine getirmeli, veli ise destekleyici rolünü korumalıdır.
Aksi takdirde sağlıklı olmayan bir denge ortaya çıkar.
Yakın gelecekte, yalnızca birkaç video izleyerek uzmanlık gerektiren alanlarda yeterli bilgiye sahip olunduğunu düşünmek sıradan bir yaklaşım hâline gelebilir. Çünkü uzmanlık ile yüzeysel bilgi arasındaki sınırı giderek belirsizleştiriyoruz.
Oysa medeniyetin temelinde, herkesin kendi sorumluluk alanında yetkinleşmesi ve görevini en iyi şekilde yerine getirmesi yatar.
Roller netliğini kaybettiğinde kafa karışıklığı başlar; kafa karışıklığı ise öğrenme süreçlerine zarar verir.
Bu nedenle güzel, erdemli ve akılcı olanı öne çıkarmamız gerekiyor. Ancak bunu gösterişle değil, değer üreterek gerçekleştirmeliyiz. Çünkü gösteri geçicidir; değer ve erdem ise kalıcıdır.
Aksi hâlde gelecek nesillerin ihtiyaç duyduğu sağlam temelleri oluşturmakta zorlanabiliriz.
Üstelik bunu fark ederek ve gözlerimizin önünde yaşayabiliriz.