Son yıllarda eğitim alanında tanık olduğumuz bazı uygulamalar, yalnızca bir eğitimciyi ya da bir veliyi değil, geleceği önemseyen herkesi kaygılandırmalıdır. Çünkü eğitim, yavaş yavaş bilgi üretme ve insan yetiştirme misyonundan uzaklaşarak, pazarlama stratejilerinin ve reklam kampanyalarının gölgesinde kalmaya başlamıştır.

Bugün öğrencilerin başarıları; araba, bisiklet, tablet, altın ve benzeri ödüllerle ilişkilendirilerek kamuoyuna sunuluyor. Bu durum ilk bakışta masum, hatta teşvik edici görünebilir. Ancak meselenin özüne indiğimizde çok daha ciddi bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz: Eğitimin araç olmaktan çıkıp ticari bir gösteriye dönüşmesi.

Bir öğrencinin sınav kazanmasının temel motivasyonu ne olmalıdır? Bir otomobil sahibi olmak mı? Bir teknolojik cihaz kazanmak mı? Yoksa kendi potansiyelini gerçekleştirmek, bilgiyle güçlenmek ve geleceğini inşa etmek mi?

Eğitimin temel felsefesi, bireyin kendini geliştirmesi üzerine kuruludur. Başarı; maddi ödüllerin peşinde koşulan bir yarış değil, emek, disiplin, sabır ve öğrenme sürecinin doğal sonucudur. Başarıyı maddi nesnelerle özdeşleştirmek, gençlerin zihinlerinde eğitimin gerçek değerini aşındırmaktadır.

Daha da önemlisi, bir öğrencinin başarısını yalnızca bir kurumun başarısı gibi sunmak etik açıdan da sorunludur. Akademik başarı; öğrencinin emeği, ailenin desteği, öğretmenin rehberliği ve kurumun sunduğu imkânların birleşiminden doğar. Hiçbir kurum tek başına bir öğrenciyi başarılı yapamaz. Bu nedenle öğrencilerin başarılarını reklam panolarına dönüştürmek yerine, onların emeklerine saygı göstermek gerekir.

Ne yazık ki günümüzde bazı eğitim kurumları, başarıyı eğitimin doğal sonucu olarak sunmak yerine bir pazarlama aracına dönüştürmektedir. Oysa eğitim, tüketim kültürünün değil; düşünce kültürünün parçasıdır. Reklamın dili ile eğitimin dili birbirinden farklıdır. Reklam görünür olmayı amaçlar, eğitim ise derinleşmeyi. Reklam dikkat çekmek ister, eğitim bilinç oluşturmak ister. Bu iki alanın sınırları ortadan kalktığında zarar gören yalnızca eğitimin itibarı değil, toplumun geleceğidir.

Çocuklarımız ve gençlerimiz birer reklam yüzü değildir. Onlar geleceğin bilim insanları, öğretmenleri, sanatçıları, mühendisleri ve yöneticileridir. Bir öğrenciyi ödül vaatleriyle motive etmek yerine; araştırma yapabileceği laboratuvarlar, okuyabileceği kütüphaneler, geliştirebileceği sanat ve spor alanları oluşturmak çok daha kalıcı ve değerlidir.

Çünkü ödüller geçicidir. Bugün verilen bir araba birkaç yıl sonra eskiyecektir. Bir tablet bozulacaktır. Bir altın harcanacaktır. Ancak iyi bir eğitim, bireyin hayatı boyunca taşıyacağı bir sermayedir. Bilgi eskimez. Nitelik kaybolmaz. Karakter tüketilmez.

Toplumlar, başarıyı parayla ölçmeye başladıklarında eğitim zayıflar; eğitimin zayıfladığı yerde ise düşünce üretimi geriler. Bilginin yerine gösteri, emeğin yerine vitrin, niteliğin yerine reklam geçtiğinde ortaya eğitim değil, yalnızca görüntü çıkar.

Bu nedenle sormamız gereken soru şudur: Gerçekten başarılı bireyler mi yetiştirmek istiyoruz, yoksa başarı görüntüsü mü satmak istiyoruz?

Eğer amacımız geleceği inşa etmekse, öğrencileri anlık ödüllerle değil; kalıcı fırsatlarla desteklemeliyiz. Başarıları alkışlamalıyız ama onları ticari bir metaya dönüştürmemeliyiz. Çünkü akıl satın alınamaz, karakter ödülle kazanılamaz ve gerçek başarı reklamla üretilemez.

Eğitim bir pazar değil, bir medeniyet meselesidir. Bu nedenle onu promosyonların ve ticari rekabetin gölgesinden çıkarıp yeniden hak ettiği yere koymak zorundayız. Aksi hâlde kaybettiğimiz yalnızca eğitimin itibarı değil, bir neslin geleceği olacaktır.