Taşın Dili Olsa da Konuşsa

Simmel’in o aristokrat Avrupa’sında karakterler, yıkıntılar arasında bir Bach plağına sığınarak asaletlerini korumaya çalışırlar ya; ben de ne zaman Taşbaşı’nın yokuşuna vursam kendimi, benzer bir sığınma arzusu duyarım. Ama bizde miras, sadece şapka çıkarılacak bir müze nesnesi değil; çocukluğumuzun geçtiği, bahçesinde koşturduğumuz, şimdi ise camları kırık, boyaları dökülmüş o yorgun evlerin bizzat kendisidir.

"Papaz her zaman pilav yemez" deriz ya, doğru... Ama biz o sofradaki o güzelim kültürel pilavı bitireli çok oldu, şimdi dibinde kalan yanıkları kazımaya çalışıyoruz. Taşbaşı Kilisesi’nin o vakur duruşuna bakarken, sadece bir mimari yapı görmüyorum ben. O taşların içine sinmiş eski komşulukları, Paskalya’da fırına verilen çöreklerin kokusunu, Boztepe’den esen rüzgârın cumba camlarında bıraktığı o ıslığı duyuyorum. Miras dediğin, o taş duvarların sana fısıldadığı ama senin dinlemeyi unuttun hikâyelerdir aslında.

Hafıza Kaybına Direnen Bir Şehir

Simmel’in bir sözü vardır: "Bir toplum, geçmişini bugünle harmanlayamazsa sadece yaşlanır, ama olgunlaşamaz." Biz Ordu olarak sanki biraz hızlı yaşlandık. Kurul Kalesi’nde toprağın altından çıkan Kibele, binlerce yıl bekledi bizi. O heykelin gözlerindeki o donmuş bakış, aslında bugünkü halimize bir ayna tutuyor. Sahil boyunca o Cumhuriyet’in ilk yıllarının zarafetini taşıyan binaların arasına sıkışmış beton yığınlarını gördükçe, Simmel’in kahramanlarının yaşadığı o korkunç "bellek yitimi" geliyor aklıma. Biz kimiz, nereden geldik ve bu dar sokaklarda ruhumuzu nerede bıraktık?

Haftanın Tarifi: Kavurdukça Geçmişi Hatırlatan "Un Helvası"

Kültürel miras sadece taşta değil, damaktadır da. Bir helva kavrulurken çıkan o yanık un kokusu, bu şehrin hem hüznüdür hem sevincidir.

İnsanca Bir Dokunuş: Tereyağını eritirken acele etmeyin. Unu eklediğinizde, o unun rengi yavaş yavaş dönmeye başladığında, sanki bir fotoğraf filmi banyoda beliriyormuş gibi eski hatıraları canlandırın zihninizde. Şerbeti döktüğünüzde çıkan o ses, geçmişin bugüne vedasıdır. İçine attığınız o bir avuç fındık ise bu toprağın bize sunduğu en büyük sadakattir. Kaşıkla şekil verirken annelerinizin parmak izlerini hayal edin.

Bir Satır Arası: Dur ve Bak

Bu hafta, her gün önünden "bakmadan" geçtiğiniz o eski evin önünde bir saniye durun. Sadece bir saniye... O cumbalı pencereden dışarıya hangi sevdalı gözlerin baktığını, o kapı eşiğinde hangi ayrılıkların yaşandığını düşünün. Bir şehir, sadece yaşayanlarıyla değil, içinde biriktirdiği hayaletleriyle de şehirdir. Biz bakmayı bıraktığımız gün, o binalar gerçekten yıkılacak.

Yazıyı, toprağın ve vefanın ozanı Âşık Veysel’in o derin uyarısıyla bitirelim:

"Her kim ki olursa bu yola dâhil / Miras-ı enbiya olur ona nâil."

Bu yola girmek; sadece o taşları korumak değil, o taşların altındaki insanlık mirasına, o kadim bilgeliğe ve Ordu’nun o kendine has nezaketine sahip çıkmaktır.