Çay Kokulu Bekleyişler ve Kaybolan Zamanlar

J. Mario Simmel’in romanlarında, büyük ekonomik yıkımların yaşandığı dönemlerde insanlar hep bir yere sığınır; dumanlı barlara, ucuz lokantalara ya da sokak aralarındaki o sessiz mekânlara… Orada sadece bir şeyler içilmez; orada ortak bir kader, yani "belirsizlik ve çaresizlik" paylaşılır. Bugün Ordu’nun caddelerinde yürürken, günün her saati tıklım tıklım olan kahvehanelere baktığımda, Simmel’in o hüzünlü atmosferinin çok daha ağırını, canımızı yakan o derin yoksulluğu görüyorum.

"Papaz her zaman pilav yemez" demiştik ya; bu hafta o pilavın neden pişmediğini, o tencerenin neden boş kaldığını açıkça konuşma vakti. Kahvehanelerin, parklardaki bankların dolu olması bir "Karadeniz keyfi" göstergesi değil; maalesef derin bir yoksulluğun, işsizliğin ve "vakit öldürme" zorunluluğunun bir sonucudur. Gençlerin omuzlarında biriken o ağır gelecek kaygısı, emeklinin pazar filesini dolduramadan eve dönmesinin mahcubiyeti, kahve fincanlarının buharında, o bayat çayların dumanında kaybolup gidiyor. İnsanımız artık sosyalleşmek için değil, evdeki o sessiz çaresizlikten biraz olsun kaçabilmek, ortak dertlerle teselli bulmak için sığınıyor bu masalara.

Kıraathaneden Kahvehaneye: Okumaktan Oyunlara

Eskiden bu mekânlara "Kıraathane" denirdi; yani okuma evi. Gazetelerin elden ele dolaştığı, Simmel gibi yazarların kitaplarının konuşulduğu, memleket meselelerinin nezaketle tartışıldığı yerlerdi oralar. Şimdilerde ise o derin sohbetlerin yerini, aznif ve okey taşlarının tıkırtısı, ceplerdeki bozuk paraların hesabı ve boşluğa kilitlenmiş yorgun bakışlar aldı. Simmel, "İşsizlik ve yoksulluk, sadece cüzdanın değil, ruhun da boşalmasıdır" derdi. Kahvehaneler bugün Ordu’nun en büyük "bekleme salonları" haline gelmiş durumda. Genç bir "iş kapısı" beklerken yaşlanıyor, emekli ise sadece zamanın geçmesini bekliyor. Bir bardak çayın hesabının yapıldığı bu masalarda, aslında kaybedilen şey sadece para değil, koskoca bir gençliğin zamanı ve umududur.

Haftanın Tarifi: Anne Eli Değmiş "Su Böreği Yalancısı: Un Bulamacı"

Böyle zamanlarda mutfaklar da lüks tariflerden, süslü malzemelerden uzaklaşır. Eskilerin o yokluk günlerinde, evde hiçbir şey kalmadığında sadece un ve suyla mucizeler yaratan annelerimizin, o cefakar kadınların tarifidir bu. Adı fukara yemeğidir ama sofraya getirdiği haysiyet saraylara bedeldir.

Malzemeler: 1 su bardağı un, 3 su bardağı su, 1 yemek kaşığı tereyağı (yoksa sıvı yağ), bir fiske tuz. Üzeri için varsa bir parça çökelek veya ufalanmış peynir.

Hazırlanışı: Unu ve suyu derin bir kapta, içinde hiç topak kalmayacak şekilde iyice çırpın. Tavada yağı hafifçe kızdırıp bu unlu suyu ekleyin. Kısık ateşte, tıpkı bir muhallebi gibi sürekli karıştırarak ağır ağır pişirin. Un kokusu gidip bulamaç tavadan ayrılmaya başladığında hazırdır. Üzerine bütçeniz elverdiğince bir tutam peynir ya da kızdırılmış yağ gezdirin. Bu yemek, bu zor günlerde ekmeği banıp paylaşmanın, tencereyi kaynatabilmenin onurlu bir yoludur.

Bir Satır Arası Notu

Bu hafta kahvehanelerin, parkların önünden geçerken, orada oturan o yorgun gözlere sadece "boş oturanlar" diye bakmayın. Her birinin içinde yazılmamış bir Simmel romanı, her birinin sırtında koca bir memleket yükü ve evine ekmek götürememenin o ağır ezikliği var. Simmel’in dediği gibi: "Bir insan işini ve güvencesini kaybettiğinde, dünyaya tutunduğu dalı da kaybeder." Bizim görevimiz, o dalların kırılmasına müsaade etmemektir.

Yazımızı, yoksulluğun ve sokağın şairi Orhan Veli’nin o insanın yüzüne bir tokat gibi çarpan dizesiyle bitirelim:

"Ne yaparsın sunkârlık... / Cepte para yok, / Elde avuçta yok. / Kahvehaneler de olmasa / Nerede vakit geçireceğiz?"