Sandıktaki Labirent

Bugün köşemizin formatının biraz dışına çıkıp, gündelik polemiklerin, anlık tartışmaların ötesinde, hepimizi derinden ilgilendiren yapısal bir meseleye ayna tutmak istiyorum.

Geçenlerde dostlarla oturmuş, memleketin bitmek bilmeyen siyasi koşturmacasını, sandık hesaplarını ve her seçim dönemi değişen ittifak matematiklerini konuşuyorduk. Masadaki herkesin dilinde aynı soru: "Biz neden her seçimde kendimizi bir labirentin içinde, 'oyum boşa gider mi gitmez mi' hesabıyla baş başa buluyoruz?"

Bu sorunun cevabı ne partilerin stratejilerinde gizli ne de seçmenin tercihinde. Cevap, tam 43 yıldır hayatımızın orta yerinde duran, siyasetin oyun kurallarını belirleyen o eski metinde: 1983 doğumlu Siyasi Partiler Kanunu’muzda.

Biz siyaseti liderlerin ağzından çıkan iki kelimeyle ya da televizyon ekranlarındaki polemiklerle takip etmeye alışkınız. Ama işin mutfağına, yani yasaların ruhuna baktığımızda, Avrupa Birliği normları ile aramızda dağlar kadar fark olduğunu görüyoruz.

Avrupa’da, Venedik Komisyonu ilkelerinde siyasi partiler, bireylerin yan yana gelip seslerini duyurduğu, aşağıdan yukarıya doğru filizlenen demokratik yapılardır. Bizde ise tam tersi; yukarıdan aşağıya kurulan, genel merkezlerin ve liderlik makamının mutlak mutlakiyetine dayanan bir nizam hakim. Bir partinin tabanı, mahalledeki üyesi ne kadar heyecanlı olursa olsun, son sözü her zaman Ankara’daki o dar odalar söylüyor. Adaylar ön seçimle değil, merkez yoklamasıyla belirleniyor. Haliyle, siyasetçi sokağın sesine değil, kendisini listeye koyacak iradeye kulak kesiliyor.

İşin finansman ve kapatma rejimi boyutuna hiç girmiyorum; zira orada da şeffaflık ile vesayetçi mantık arasında sıkışıp kalmış durumdayız. Avrupa, siyasetin parasını kuruşu kuruşuna, anlık olarak halkın denetimine açarken, biz hala gölge bütçeleri, adil olmayan kamu kaynağı dağıtımlarını tartışıyoruz. Onlar için parti kapatmak en son çare, hatta bir "demokrasi intiharı" sayılırken; bizde soyut kavramlarla partilerin kapısına kilit vurmak hala sıradan bir ihtimal.

Peki, bu yapısal mantık sandığa, yani bizim irademize nasıl yansıyor? İşte asıl düğüm burada atılıyor.

Yıllarca %10 gibi dünyada eşi benzeri az bulunur bir barajla yönettiler bu ülkeyi. Şimdilerde %7’ye çekildi ama hala yüksek, hala engelleyici. Gerekçe hep aynı: "Yönetimde istikrar." Oysa Avrupa’nın önceliği başkadır: "Temsilde adalet." Almanya’da %5, Hollanda’da %0.67 olan barajlar sayesinde toplumun her rengi, her aykırı veya özgün sesi meclis kürsüsünden kendini ifade etme şansı bulur. Parlamento, toplumun tam bir aynası, bir mikrokozmosu haline gelir.

Bizde ise yüksek barajlar, siyaseti fikirsel ve programatik birlikteliklerden kopardı; adeta birer "matematiksel hayatta kalma mücadelesine" dönüştürdü. Seçim öncesi kurulan ittifaklar, ortak bir memleket vizyonundan ziyade, barajı aşma ve "artık oyları" kurtarma taktiğidir. Seçmen sandığa giderken kendi partisine verdiği oyun hangi büyük partinin hanesine yazılacağını hesap etmek zorunda kalıyor. D'Hondt sisteminin azizliğiyle, taşradaki az nüfuslu bir yerdeki oyla, metropoldeki oy meclise aynı ağırlıkta yansımıyor; sistem her zaman büyük olanı, güçlü olanı ödüllendiriyor.

Yani dostlar, Avrupa’da uzlaşı ve koalisyon kültürü seçimden sonra, sandıktan çıkan halk iradesine saygıyla başlar. Bizde ise uzlaşı, seçimden önce, yasal barikatları aşmak için yapılan zoraki nikahlara benzer.

Demokrasi dediğimiz şey, sadece beş yılda bir gidip sandığa zarf atmaktan ibaret değildir. O zarfın içindeki iradenin, hiçbir hileye, hiçbir matematiksel bariyere takılmadan aynen meclis koltuklarına yansımasıdır. Biz siyaseti şeffaf, partileri demokratik, barajları insani kılmadığımız sürece, her seçim dönemi aynı labirentin içinde dönüp durmaya mahkum kalırız.

Ne diyorduk hep? Papaz her zaman pilav yemez. Bu köhne kurallarla, bu eski gömlekle bu toplumu daha fazla yürütmek mümkün değil. Siyasetin de, siyaset yasasının da artık sokağın gerçek, şeffaf ve çoğulcu ritmine ayak uydurması gerekiyor. Ne zaman ki Siyasi Partiler yasası ile Seçme Seçilme yasası Avrupa birliği normlarına uygun hale getirilir işte o zaman sandıktan çıkan irade, hiç bir hileli bariyere, hiç bir matematiksel labirente takılmadan ait olduğu yere yani milletin meclisine aynen yansıyacak, seçmen de oyunu ‘’boşa gitmesin’’ diye değil, gönlünden geçtiği için verecek. Lafı dolandırmaya gerek yok; kurallar insani, şeffaf ve adil olduğunda, bu ülkenin insanı da kendi geleceğine yeniden inanmaya başlayacak.

Geldik başladığımız yere...

Bugün formatın dışına çıktık dedik ama aslında tam da hayatın, sokağın ve insanımızın gerçeğinin tam ortasına bastık. Çünkü biliriz ki; ne yaparsak yapalım, hangi hesabı kurarsak kuralım, papaz her zaman pilav yemez. Bu köhne kurallarla bu toplumu daha fazla yürütmek mümkün değil. Siyasetin de, siyaset yasasının da artık sokağın gerçek, şeffaf ve çoğulcu ritmine ayak uydurması gerekiyor.

Haftaya kendi ritmimizde, yine bu sokaklarda buluşmak üzere...

Yoksa daha çok seçim geçer, biz de daha çok "pilav" hesabı yaparız. Benden söylemesi...