Koca koca beton mezarlarda, cansız bedenlerle yaşıyoruz. Kim olduğumuzu, neye inandığımızı, hangi değerlerle yaşadığımızı unuttuk. Bizi biz yapan erdemleri elimizin tersiyle itiyor, içi boş etiketlerin ve yapay güç gösterilerinin peşinde tükeniyoruz. Artık nefes almak bile bir çaba, hayatta kalmaksa neredeyse bir mucize.

Korku ve parayla hükmeden bir gücün elinde paçavraya dönüşmüş hayatlar sürüyoruz. Sevgi, saygınlığını yitirdi; maddelere indirgenen bir meta haline geldi. Güç, ilkel bir dürtü gibi benliklerimizi sarıyor; vicdan, empati ve merhamet boğuluyor. Dayanışmanın yerini rekabet aldı; aidiyet duygusu yerini yalnızlığa bıraktı.

İnsan, insanı yok eder mi? Evet, ediyoruz. Kendi hayatlarımızı, doğayı, geleceği ve çocuklarımızın dünyasını zehirliyoruz. ‘Güç’ diye sunulan sahte değerlerle kimliksiz, duygusuz ve yönsüz bir nesil yetiştiriyoruz. Her biri fabrikasyon gibi: aynı kalıplar, aynı hırslar, aynı yüzler…

Ve hâlâ umut var mı? Belki. Belki de en karanlık betonların arasında, içimizde sakladığımız bir insanlık filizi yeşeriyor. Duyarsak o sesi, dönersek kendimize, hatırlarız: İnsan olmak, yaşamak demek değildir sadece. Hissetmek, paylaşmak, var olmak demektir.